E-Dergi Oku 
E-Bültene Abone Olun
 

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu

15 Mart 2019 Cuma / 13:16 | SÖYLEŞİ
128. Sayı (Mart 2019)
273 kez okundu

Türkiye’deki ilk çevre mühendisliği bölümünün kurulmasına öncülük eden, İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi ve 44. Hükümet İmar ve İskân Bakanı Prof. Dr. Ahmet Samsunlu, o dönem küçük bir yerleşim yeri olan Çorum’dan Almanya’ya kadar uzanan eğitim hayatını, Türkiye’nin zor süreçlerden geçtiği bir dönemde üstlendiği bakanlık görevini, çevre konusunun Türkiye’de gelişmesi için sarf ettiği çabaları, dünyanın farklı coğrafyalarında gerçekleştirmiş olduğu çalışmaları ve Türkiye’de hayata geçirdiği sosyal boyutlu yenilikleri, Su ve Çevre Teknolojileri dergisi okurları için paylaştı.

Resmi doğum tarihim 1 Mayıs 1937 olarak görünmesine rağmen nüfus kaydımın doğru bir şekilde kayıtlara geçmediğine inanıyorum... Annem, bağbozumu zamanında doğduğumu belirtirken, ailemizde o dönem en fazla eğitim görmüş olan teyzemin eşi rahmetli Osman Enişteyse, Atatürk yaşamını yitirdiğinde 20 ya da 40 günlük olduğumu ifade ederdi. Bu nedenle 1937 yılı, hiç doğru bir tarih olarak gelmez bana. Çorum’da bağbozumu tarihi zaten Eylül ve Ekim aylarıdır. Bu nedenle 1938 Ekim ayı doğumlu olduğumu zannediyorum...”

“Baba tarafım Ahıska Türkleri’nden... Muhacir olarak Samsun’a gelmişler ve büyük annem ile büyük babamın vefatlarının ardından Çorum’a yerleşmişler. Amcamın Çorum’a 12 kilometre mesafede olan ve Ahıskalı bir ağanın kurmuş olduğu, o zamanki adı Kaymakçı, şimdiki ismi ise Ahmetli olan köyde, bu ağanın kızı ile evlenmesinden dolayı tüm kardeşler Çorum’a yerleşmiş. Anne tarafımın kökenini ise 1785 yılına kadar bilebiliyoruz. Annemin baba tarafı, Gökeşme kökeninden geliyorlar, soyadları da zaten ‘Gökeşme’. Annemin, anne tarafı da yine Çorum’un köklü Hanoğlu(Han) ailesinden. Soyadımızın ‘Samsunlu’ olması ise anlaşılabilir bir nedene dayanıyor... Samsun’dan Çoruma geldiğimizden ve çoğu insanın Ahıska Türkleri’ni bilmemesinden dolayı, soyadımız ‘Samsunlu’ olarak alınmış...”

ÇALIŞKAN BİR BABANIN EVLADIYIM
“Babam henüz bir meslek sahibi değilken, o dönemki ismiyle Nafia Müdürlüğü’nde silindir şoförlüğü ile çalışma hayatına başlamış. Askere gittiğinde kamyon şoförlüğünü daha da geliştirmiş ve 1938 yılında teyzesinin kocasının kefil olmasıyla ilk kamyonunu satın almış. Altı ay sonrasında da ikinci kamyonunun sahibi olmuş. Çok çalışkan bir babanın evladıyım. Babam aynı zamanda esnaf ve tüccarlık yapardı. Çorum’da Velipaşa Ailesi tarafından yaptırılan ve kurdukları vakıf tarafından yönetilen bünyesinde bir hanı da ihtiva eden Velipaşa otelini 1939 yılında kiralamıştı...

HAMAMCILAR VE SAMSUNLULAR
“Bu dönemden sonra otel işletmeciliği de yapmaya başlamış ve kamyon işletmeciliğine de devam etmişti. Daha sonra, 1573 yılında Erzurum Beylerbeyi Ali Paşa’nın yaptırmış olduğu, mülkiyeti bir şekilde vakıflara geçen hamamı, 1943 yılında satın almıştı. Bu nedenle Çorum’da bizi ‘Hamamcılar’ ve ‘Samsunlular’ olarak tanırlar. Babam vefat ettiği 1958 yılına kadar kamyonculuk, otobüsçülük, otelcilik ve hamam işletmeciliği yapmıştı...”

BABAM OKUMAMI İSTEMİYORDU
“Babam, beni, abime göre daha yetkin görüyor ve kendisinden sonra işleri yürütecek kişi olarak düşünüyordu. Dolayısıyla okumamı da istemiyordu. Bana çok güveniyordu... Babama ait 40 kişinin çalıştığı iş yerlerini 13 yaşımdan itibaren idare etmeye başlamıştım. Kendisi şeker hastasıydı ve yaz döneminde okullar tatil olduğunda, Ankara’ya hastaneye ya da Samsun’a tatile giderdi. Bu süre zarfından tüm işletmelerle ben ilgilenirdim. 15 yaşımdan itibaren babamın mali defterlerini tutmaya başlamıştım. O dönem maliyede memur olan Sarı Ahmet isimli bir bey, babamın defterlerini tutardı, o zamanlar defterler basit bir usulde tutulurdu, bugünkü gibi değildi. Sarı Ahmet Bey’in felç geçirip hastalanmasının ardından evine faturalar ve defterlerle birlikte gitmeye başlamıştım ve onun söylediklerini deftere kaydediyordum. Yaklaşık bir buçuk yıl sonra kendisi vefat ettikten sonra, defterleri ben tutamaya başlamıştım. Babam zaman zaman beni okuldan alır, maliyeye götürür ve gerekli işlemleri yapardık...”

İSTANBUL’A GİTMEK İSTEDİM
“İlkokulu bitirdiğimde İstanbul’da Galatasaray Lisesi’ne gitmek istedim. İstanbul’da akrabamız ve çok yakınımız olmadığından babam ‘11 yaşında bir çocuğu İstanbul’a göndermem’ dediği için Çorum Lisesi’nin orta kısmına devam ettim. Ortaokulu bitirme döneminde liseye geçmek için girilen ‘Olgunluk’ sınavına Yalçın isimli çalışkan bir arkadaşımla hazırlanmıştık. Arkadaşım öğretmen okuluna müracaat etmişti, ben de ondan etkilenip aynı okula müracaat etmiştim. Babam bunu öğrendiğinde ilgili belgeleri yırtıp atmış, eğitime devam etmek istiyorsam daha iyi bir alanda okumam gerektiğini söylemişti. Liseye devam etmemi istiyordu. Böylece Çorum Lisesi’ne başladım...”

OTELİN İŞLETME HAKKINI BANA VERMİŞTİ
“Çorum Lisesi’nin Fen Bölümünden ikincilikle mezun olduğumda, babam eğitimime devam etmemi değil de evlenmemi ve işlerin başına geçmemi arzu ediyordu. Bu yönde bir dayatması olmuştu. Otelin işletme haklarını bana vererek gitmeme engel olmak istemişti fakat ben eğitime devam etmeyi planlıyordum. Eğitim almamış insanların o dönemde bile toplumda çok önemli bir yerinin olamadığını görüyordum. Bir devlet dairesine gittiğinizde, eğer yüksek tahsiliniz yoksa şapkanızı çıkarmanız ve dilekçenizi ilettikten sonra üç adım geri çekilmeniz gerekiyordu. Buna çok yerde şahit olmuştum... Hatta bir keresinde babamla Çorum Belediyesi’ne gittiğimizde, babamın da şapkasını çıkartıp, dilekçesini uzatıp, üç adım geri çekilmesi tuhafıma gitmişti. O esnada Başkanın masasının önünde bacak bacak üstüne atmış oturan iki kişi bulunuyordu, ikisi de yüksek tahsilli ve zengin insanlardı. O an kendi kendime şunu söylemiştim; ‘İleride ben de bu odaya geldiğimde bu şekilde koltukta oturacağım’. Allah nasip etti ve ben o makamda Bakan olarak oturdum. Bu olay beni kamçılamıştı...”

LİSE BELGELERİNİ AL, ANKARA’YA GEL
“ Her yıl babam tedavi için Ankara Üniversitesi Cebeci Numune Hastanesi’ne gidiyordu. 1956 yılında tekrar bu hastaneye gittiğinde, odasını Ankara PTT Başmüdürü ile paylaşmış, sohbet sırasında o müdürün, oğlunun okumasını çok istemesi, babamı da oldukça etkilemiş. Bu sohbetler sonrası babamın da fikri değişmiş... Birkaç gün sonra babamdan aldığım telgrafta, lise belgelerimi ve tahsilimle ilgili bütün evraklarımı alıp Ankara’ya gelmemi istiyordu. Evraklarımı alıp hemen Ankara’ya yanına vardığımda, öncelikle PTT Müdürü’nün elini öpmemi ve sonrasında okulu bitirir bitirmez geri döneceğim konusunda söz vermemi istemişti, ben de o sözü vermiştim...”

ALMANYA’DA EĞİTİM ALMAK İSTANBUL’DAN UCUZDU
“O yıllarda Ankara Ziraat Fakültesi, Fen Lisesi’nden pekiyi dereceyle mezun olan öğrencileri imtihana sokmadan, burslu olarak kabul ediyordu. Babam okumama izin vermediği takdirde bu fakülteye gitmeyi düşündüğümü anneme söylemiştim. Fakat eğitimime devam etme iznini aldıktan sonra babamın işlerini de yürütmeme imkan veren ve Çorum’da da icra edebileceğim meslek dalları üzerinde düşünmeye başlamıştım. İki meslek dalı bu şartları sağlıyordu. Birisi, İnşaat Mühendisliğiydi... Bir sınıf arkadaşımın abisi inşaat mühendisiydi ve Almanya’da okumuş bir mühendisle ortak büroları vardı. Şehrimizde bir konuda zorlanıldığında o kişi devreye girer ya da ona danışılırdı. Onların bürolarına çok sık giderdim. Türkiye’de inşaat da gelişiyordu ve yapmış oldukları projeler ilgimi çekiyordu. Bu nedenle aklıma gelen ilk mesleklerden birisi İnşaat Mühendisliği olmuştu. İkinci olarak, serbest bir yapısı olmasından dolayı eczacılık ilgimi çekiyordu. Bu nedenle bu iki meslek için Türkiye’yle nispeten yakın ilişkileri olan Almanya’ya müracaat etmiştim. Bunlardan Münih Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden harpte binalarının bombalanması nedeniyle eğitimin başlamadığı bildirildi. Braunschweig Yüksek Mühendislik Teknik Okulu İnşaat Fakültesi’nden ise kabul belgem gelmişti. O dönemde, İstanbul’u çok düşünmemin bir diğer nedeni de 1956 yılında Almanya’da eğitim görmek, İstanbul’dan çok daha ucuza mal oluyordu. İstanbul’da tahsil görmek için ayda 400 TL, Almanya içinse 260 TL yetiyordu...”


O YIL 1280 KİŞİ ALMANYA’YA EĞİTİME GİTMİŞTİ

“O dönem yurtdışına üç şekilde öğrenci gönderiminde bulunuluyordu... Birincisi, devlet adına devletin ödemesini gerçekleştirdiği sistem; ikincisi, devlet adına ama kişinin kendisinin parasını ödediği sistem; üçüncü ise Avrupa’da ya da başka bir ülkede bir yakınınızın sizi davet etmesiyle gidilebilen sistemdi. 1956 yılında 1280 kişi Almanya’ya eğitime gitmişti. Türkiye’nin kalkınması adına çok sayıda öğrenci Almanya’ya gönderilmişti. Ben ikinci sistem grubuna dahil olarak Almanya’ya giden öğrenciler arasındaydım...”

HİÇ DİL BİLMEDEN ALMANYA...
“Sirkeci’den, üç arkadaş ve bir sınıf arkadaşımızın ablasıyla hiç dil bilmeden trene binerek Almanya’ya doğru yola çıkmıştık. Yanımızda olan kız arkadaşımızın annesi ve babası öğretmendi. İlkokulda başöğretmen olan aile dostlarının oğlu Münih’te okuyordu. Bizi o karşılamış ve Goethe Enstitüsü’ne götürmüştü. Orada lisan okulu işlemlerimizi sonuçlandırmıştık. İlk önce iki ay Bad Aibling’de lisan eğitimi almıştık. Sonrasında Salzburg’a yakın Bad Reichenhall şehrinde iki ay daha dil eğitimi görmüştüm. Buradan Frankfurt’a gitmiştim ve orada ihtisas yapan bir doktor olan eniştemin arkadaşı bana yardımcı olmuştu...”

Hannover Üniversitesi'ndeTopoğrafya Dersi uygulaması, Soldan sağa, Karl Heinz Mosbach, Ahmet Samsunlu, Harm Beier, Karl Heinz Lege, Gerd Schaefer (Hannover, 1958 Yaz Sömestri).

GÜNDÜZ STAJ, AKŞAM LİSAN OKULU...
“Almanya’da o dönem, inşaat mühendisliği eğitimine başlamadan önce 6 ay staj yapma mecburiyeti bulunuyordu. Bu staj işçilik düzeyindeydi ve bilfiil çalışılması gerekiyordu. Ben İstanbul Boğazı’ndaki birinci köprüyü yapan Hochtief firmasında staj yapıyordum. Akşamları da lisan okuluna devam ediyordum. Akabinde yaklaşık beş ay geçtikten sonra Hannover’e giderek orada aynı firmada stajıma devam ederek tahsilime başlamıştım. Eğer almış olduğum lisan eğitimiyle hukuk ya da siyasal bilgiler bölümlerinde okuyor olsaydım oldukça zorlanabilirdim, fakat mühendislik eğitiminde dil, diğer eğitim programları kadar önemli olmuyor.Bu nedenle bir sorunla karşılamadaneğitimime devam edebildim...”

SADECE ALMANLARLA ARKADAŞLIK EDİYORDUM
“1957 yılının kasım ayında İnşaat Mühendisi olarak eğitime başlamıştım. İlk iki sömestirde Hannover’de şehrin üç farklı bölgesinde kiralık odada kaldıktan sonra okula çok yakın mesafede bir yurtta kaldım. Yabancı dil çok önemli olduğundan, o dönem sadece Almanlarla arkadaşlık ediyordum. Dilimin daha da gelişmesi için Alman arkadaşlarımla birlikte çalışıyordum. Almanya’daki eğitimde öğrenciler ‘Şu tarihte okulu bitirecek’ diye zorlanmazlar, akademik bir hürriyet vardır. Öncelikle öğrencilerin şahsiyet kazanmaları hedeflenir. Bu sitemin nedenleri vardı tabii ki... O dönem Almanya’da teknik üniversite karşılığı, 9 yüksek mühendislik teknik okulu, 125 tane mühendis okulu bulunuyordu. Teknik üniversitelerde ‘beyin’ yetiştiriliyordu; beyin emir almaz, ne yapacağına kendi karar verir, karar veremezse dökülür gider... Nitekim benim dönemimde 24 Türk arkadaşla eğitime başlamamıza rağmen, 17’si mezun olamamıştı. Almanya’daki eğitim büyük özveri gerektiriyordu ve iki kısımdan oluşuyordu. Eğitime başlandıktan dört sömestrden sonrasında bir baraj bulunuyordu. Ben bu dört sömestr döneminde sadece bir defa derse hastalığım nedeniyle katılım göstermemiştim. Baraj sınavına, Alman arkadaşlarımdan bir tanesinin akrabasına ait olan bir yazlıkta adeta kampa girerek üç ay hazırlanmıştık. Dört sömestre sonunda girdiğim sınavlardan sadece birinde başarı gösterememiştim, ancak beşinci sömestre de o dersi geçerek Namzet Mühendisi olmuştum...”

TALEBE PARLAMENTOSU’NA SEÇİLMİŞTİM
“İlk dört sömestrde birçok etkinlikten uzak durmaya gayret etmiştim. Bu dönem yalnızca Hannover Talebe Parlamentosu’na üye olmak için bir adaylık başvurum olmuştu. Fakat bana, inşaat bölümünden aday olamayacağım, sadece yabancı öğrenciler kontenjanından aday olabileceğim söylenmişti. Bu olay ağırıma gitmişti ve bu zorlamayı kabul etmemiştim. İnşaat Fakültesi öğrencisi olduğumu vurgulamış ve bu bölümden aday olmam gerektiği konusunda ısrarcı olmuştum. Büyük uğraşılardan sonra adaylığım kabul edilmişti ve çok sayıda Alman adayın rasında İnşaat Bölümü temsilcilerinden biri olarak Talebe Parlamentosu’na seçilmiştim. Buradaki görevim üç yıl kadar sürmüş ve sonrasında Haysiyet Divanı’na seçilmiştim. Almanya’da öğrencilerin karışmış olduğu kopya çekme, yolsuzluk yapma, kural dışı davranma gibi olaylarda, öğrencilere cezalar öğretim elemanları tarafından değil, Talebe Haysiyet Divanı tarafından veriliyordu. Çok önemli bir yapılanmaydı...”

BABAMIN VEFATINI BENİM DIŞIMDA HERKES BİLİYORDU
“O dönemde öğrencilere, eğitimin başlamasının ardından iki yıl süresince ülkelerine geri dönemeyecekleri yönünde bir zorunluluk getirildiğinden Türkiye’ye ilk ziyaretimi 1958 yılının yazında yapabilmiştim... Bu seyahat, her yönüyle enteresan ve duygusal bir seyahat olmuştu... Almanya’ya beraber gittiğimiz Yalçın arkadaşımın babasının vefat ettiğini ve ailesinin kendisine bu bilgiyi vermediğini biliyordum. Diğer taraftan benim babam da vefat etmişti ve benim de bundan haberim yoktu. Yalçın’ı böyle bir hassas ortamda yalnız bırakmamak için bir talebe gezisiyle birlikte İtalya’ya gitmeye ben yönlendirdim. Roma’da o, babasına hediye olarak fötr şapka alırken, ben ona ‘Almana gerek yok, baban vefat etti’ diyememiştim...

İşin tuhafı, seyahat boyunca o da benim babamın vefat ettiğini biliyor ve ben de babama köstekli bir cep saati alırken, ‘alma’ diyemiyordu...” “Napoli’den İstanbul’a giderken bindiğimiz gemide Yaşar Holding’in sahibi Durmuş Yaşar da bulunuyordu. Bizim gibi genç öğrencilere çok yakın ve şefkatli davranıyordu. İkimizin de durumunu diğer arkadaşlardan öğrenmiş. Aslında o gemide herkes bizim acımızı paylaşmış, sadece biz hiçbir şeyin farkında değilmişiz... Sonraki yıllarda Durmuş Yaşar, Samsunlu soyadım dolayısıyla beni hep Samsun’da aratmış... Yıllar sonra İzmir’e öğretim görevlisi olarak gittiğimde kendisini ziyaret etmiştim...”

TUDOR SEÇİLMİŞTİM
“Babamın ölümünü ancak Türkiye’ye geldiğimde öğrenmiştim. Bir ay için geldiğim Türkiye’de, vefat sonrası ailevi ticari işlerle ve hukuki süreçlerle uğraştığımdan, üç ay kalmıştım. Ardından, bir buçuk sene sonra Türkiye’yi tekrar ziyaretimde, siyasi ortamın ve ülkenin gergin olduğunu hissetmiştim. 1960 ihtilalinin havası seziliyordu. Bir ay kaldıktan ve tekrar Almanya’ya döndükten sonra, memleketteki işlerimi de toparlamış olmamın rahatlığıyla sosyal faaliyetlere daha çok ağırlık vermeye başlamıştım. Türk arkadaşlarla da sık görüşüyordum. Hannover Türk Talebe Cemiyeti’nin Başkan Yardımcısı olmuştum. Ardından da Başkan olarak seçilmiştim. Daha sonra kaldığım yurtta, sosyal hayatla ilgili sorunlarla ilgilenen, öğrencilerin yaşamış oldukları zorlukları çözen ve yurda ‘yön ve kültürel hava veren’ kişi olarak tanımlanan ‘Tudor’ olarak seçilmiştim. Bu uygulama Alman hükümetinin desteğiyle bütün yurtlarda vardı. Yurt sakinlerinin üçte ikisinin oyuyla Tudor seçilen kişi, 200 Mark maaş ve yurtta ücretsiz konaklama hakkına sahipti. Ayrıca sosyal faaliyetlerin hayata geçirilmesi için harcanacak bütçeden de sorumluydu. Mezuniyetime kadar yürüttüğüm bu görevde birçok sosyal aktivite düzenlemiştim...”

1960 yazında Londra'da lisan eğitiminden sonra otostopla çıkılan İngiltere - İrlanda - İskoçya gezisi.

OTOSTOPLA İNGİLTERE...
1960 yazında İngilizcemi ilerletmek için İngiltere’ye gitmiştim. O dönem Londra ucuz bir şehirdi; yaşlı bir kadının pansiyon olarak işlettiği, haftalık üç buçuk pound ücret karşılığında bir odada konaklamıştım. Günümüzde hala faaliyette olan bu yer için bugünlerde istenen fiyatsa 500 pound. Londra’da Pittman School isimli bir lisan okullunda yaklaşık bir buçuk ay İngilizce eğitim almıştım. Burada iken Oxford, Cambridge, Stratfor-upon- Avon, Brighton şehirlerini ziyaret ettim. Lisan okulumu tamamladıktan sonra İngiltere ve İrlanda’nın birçok noktasına otostopla gitmiş ve bir ay içinde ülkenin Mancester, Liverpol, Chester, Dublin, Belfast, Glaskow ve Edinburg gibi büyük şehirlerini görme imkanını elde etmiştim. Almanya’daki üç yakın tahsil arkadaşımla 1961 yılı yazında bir minibüs satın alarak iki buçuk ay süren Danimarka, Norveç, İsveç ve Finlandiya seyahatine çıkmıştık.keyifli bir geziydi.

MEZUNİYET
“Hannover’e geri döndüğümde okulumu artık bitirmem gerektiğinin farkındaydım. Almanya’da sınavlara girebilmek için bütün ödevlerin bitirilmiş olması gerekiyordu. Namzet Mühendislik ile mezuniyet arasında 32 büyük proje bulunuyordu. Örneğin benim dahil olduğum yol projesi, tüm gün çalışarak iki ay süresince devam etmişti. Almanya’da eğitim, farklılıklar içeriyordu. Öğrencilerin mezun olmasından önce bir diploma tezi yapmaları isteniyordu. Benim diploma tezimi yazışım ise bir tesadüf sonrası gerçekleşmişti. Öğrenci federasyonunda gördüğüm bir ilanda, ‘Paris’e gidiyorum. İsteyenler yakıt masrafına ortak olarak benimle gelebilir’ yazıyordu. Bu ilana başvurmuştum ve yolculuğa iki kişi olarak çıkmıştık. İlanı veren kişinin asistan olduğunu ise yolculuk sırasında öğrenmiştim ve bana diploma bitirme tezini kendileriyle birlikte yapmayı teklif etmişti. Paris dönüşü de beni birlikte çalıştıkları Hunken isimli profesör ile tanıştırmıştı. Kendisiyle yaptığımız sohbetler sonrasında, beni iyi bir akademisyen olan Dr. Führböter’e yönlendirmişti. Bu süreç sonrasında diploma tezim için birlikte çalışmaya başladık. Tez konusunu Hamburg’un, dalgalara karşı sular altında kalmaması için inşa edilecek bentlerin yüksekliğinin belirlenmesi ve mevcut bentlerin yüksekliğinin ne olması gerektiği oluşturuyordu. Yapmış olduğumuz çalışma sonrasında pekiyi dereceyle tez çalışmamı sonuçlandırmış ve mezun olmuştum...”

1965’TE DOKTORA EĞİTİMİME BAŞLADIM
“Mezun olduğum günlerde, küçük kardeşim mimarlık eğitimi almak için Almanya’ya gelmişti. Kardeşime destek olmak amacıyla, mezuniyetin ardından yurda dönmemiz istenmesine rağmen Türkiye’ye hemen dönmek istemiyordum. Bu nedenle de doktora başvurusunda bulunmuş ve bir taraftan da iş hayatına atılmıştım. İlk doktora tezimin konusu, ‘Almanya, Tunus ve Türkiye’de İnşaatlarda İşçilerin ve Makinelerin Maliyetteki Rolü’ydü. Bunun için Türkiye’ye gelerek İmar ve İskan Bakanlığı’nda bilgi edinmeye çalıştım. Fakat incelemek istediğim konularda bir çalışma yoktu. Durumumu bana bitirme tezi yaptıran ve o dönemde Rektör olan Prof. Dr. Hensen ile görüşmüştüm. Hocam istersem yanında doktoramı yapabileceğimi fakat kendisinin limanlar üzerine odaklandığını ve o dönem Türkiye’nin liman konusunda gelişmiş bir ülke olmadığını, bu nedenle çalışma alanlarının pek geniş olmadığını belirtmişti. Beni İstanbul’da belediye bünyesinde Mecralar Dairesini kuran ve İstanbul’un kanalizasyon master planını yapan Profesör Kehr’e yönlendirmişti. Bu sayede hem Türkiye ile yakın ilişki de olacağımı, hem de benim için daha uygun olan kanalizasyon ve su getirme gibi bir alanda çalışabileceğimi belirtmişti. Bu süreç sonrası gerekli işlemleri sonuçlandırmış ve 1965 yılında doktoraya Kentsel Altyapı Enstitüsü’nde başlamıştım...”

İLK EVLİLİĞİM VE ÇOCUKLARIN DOĞUMU
“Doktora başladıktan bir süre sonra Türkiye’ye gelmiş ve üç hafta içerisinde de evlenmiştim. İlk eşim, Çorum’da bizimle aynı mahallede yaşayan, tüccar bir ailenin kızı Kadriye Hanım’dı. Evliliğimizin ardından eşimle Almanya’ya dönmüştüm. Ben doktora çalışmalarıma devam ederken, eşim de Almanca öğreniyordu. Kız Enstitüsü mezunu olmasından dolayı bir moda atölyesinde çalışıyor, hatta küçük çapta bazı ticari faaliyetlerde de bulunuyordu. Bu süre zarfında 24 Ocak 1968 yılında Hannover’de kızım dünyaya geldi. Aynı yılın ağustos ayında Türkiye’ye geri döndüğümüzde, eşim ikinci çocuğumuza hamileydi. Oğlum ise 17.Aralık 1968 tarihinde Çorum’da dünyaya geldi. Aynı yıl eylül ayında askerlik görevimi yerine getirmek için başvuruda bulunmuş ve yedek subay adayı olarak birliğe katılmıştım...”

ASKERLİK...
“Ailemin Çorum’da olmasından dolayı Ankara’da kalmak istiyordum. Bu nedenle birinci tercih olarak Etimesgut’u seçmiş, tank okulunda kalmıştım. Altı ay süren okul döneminden sonra, kurada altı ay Etimesgut’ta kıta hizmeti ve bir yıl Kara Kuvvetleri Çorlu İnşaat Emlak kuruluşunu çekmiştim.. Ankara’daki kıta hizmeti görevime devam ederken, Kara Kuvvetleri İnşaat Emlak Daire Başkanı Tümgeneral Hüsamettin Akal paşanın emriyle, atıksu konusunda Almanca bir kitabın çevirisini yapmaya başladım ve haftanın iki günü Etimesgut’a gittim. Komutanın kararı ile Ankara’da kaldım ve Çorlu’ya hiç gitmedim. Kara Kuvvetleri’nin İnşaat Emlak Dairesi’nde sürekli bir görev almıştım. Ankara’da kalacağımın netleşmesinin ardından rahmetli annemin ve kayınpederimin desteğiyle Ankara’da bir daire satın almış ve Çorum’da kalan ailemi Ankara’ya almış ve birlikte bu evde yaşamaya başlamıştık...”

ZAFER MÜHENDİSLİK OKULU’NDA BÖLÜM BAŞKANIYDIM
“O dönemde Türkiye’de birçok özel yüksekokul bulunuyordu. Bugünkü vakıf üniversitelerine benzer okullar açabilmek mümkündü. Ankara’da olduğum dönemde bir arkadaşım Zafer Mühendislik Okulu’nun İnşaat Bölüm Başkanı olarak görev yapıyordu ve bana okulda ders vermemi teklif etmişti, ben de kabul etmiştim. Akşamları ders veriyordum. Süreç içerisinde askerlik görevim bitince İnşaat Bölüm Başkanlığı ve sonrasındaysa okulun müdür yardımcılığı ile müdür vekilliği görevlerini üstlenmiştim. Aynı dönemde ODTÜ’de yarı zamanlı olarak kanalizasyon konusunda ders veriyordum...”

EGE ÜNİVERSİTESİ
“O dönemde Anayasa Mahkemesi tarafından alınan bir kararla, Zafer Mühendislik Okulu da dahil olmak üzere tüm özel okullar Anayasa aykırı bir şekilde kuruldukları için kapatılmış ve devletleştirilmişti. Ben de ortaya çıkan belirsizlik nedeniyle akademik kariyerim için başka okullara başvurma gereği hissetmiş ve bazılarından davet aldığım Karadeniz Teknik Üniversitesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’ne başvuruda bulunmuştum. Ege Üniversitesi yeni kurulmuş bir üniversiteydi ve girecek olduğum derste, ilk defa ben hocalık yapacaktım. Kendimi daha iyi gösterebileceğim bir okuldu. İnşaat Bölümü’nde Turan, Semih ve Ünal Hoca olmak üzere toplam üç hoca bulunuyordu. Bense dördüncü akademisyen olarak çalışmalarımı yürütecektim. Böylece 1971 yılının Eylül ayında İzmir’e taşındık...”

DOÇENTLİK ÇALIŞMALARIMI BASMA FABRİKASINDA YAPIYORDUM
“Ege Üniversitesi Mühedislik ve Mimarlık Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde Su Getirme, Kanalizasyon ve Arıtma konularında ders veriyordum. 1974 yılında Doçent oluncaya kadar öğretim görevlisi olarak bu okuldaki çalışmalarım devam etmişti. Ege Üniversitesi’nde laboratuvar imkanları olamadığından doçentlik tez çalışmalarımı Eskişehir Basma Fabrikası’nda yapıyordum. Basma fabrikasında, tekstil fabrikaları atıksularının arıtımı konusunda araştırma yürütüyordum. Fabrikadan aldığım numuneleri DSİ’nin Eskişehir’deki laboratuvarına götürerek, çalışmaları orada sürdürüyordum. 1974 yılında doçent olduktan sonra çevre konusuyla yakından ilgilenmeye başlamıştım. O dönem UNDP ve Türkiye arasından çevre mühendisliği mesleğinin geliştirilmesine yönelik bir proje başlatılmıştı. Proje kapsamına İTÜ ve ODTÜ alınmıştı, fakat sonrasında uzun uğraşlarımızın ardından Ege Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi de projeye dahil edilmişti. Bu kapsamda laboratuvarların kurulması konusunda finansal açıdan destek almaya başladık ve Avrupa ve ABD’de çevre konusunda hayata geçirilen uygulamalarla ilgili bilgi sahibi olduk. 1975 yılının yaz döneminde Türk-Alman Çevre Sempozyumu’nu gerçekleştirmiştik...”

TÜRKİYE’DEKİ İLK ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ
“Tüm bu süreçler içerisinde çevre konusuyla ilgili daha önceden başlayan düşüncelerim giderek olgunlaşmaya başlamıştı. Bu konuda beni bölüm kurmaya teşvik eden kişilerden biri de Nevzat Kor’du. Kor, İTÜ İnşaat Bölümü içerisinde Su Getirme ve Kanalizasyon dersi veren bir doçentti ve çevre bölümü kurmayı hedefliyordu. Kendisi büyük bir üniversitede bu bölümün kurulması için gerekli olan kararın alınmasını sağlayamamıştı. Böyle bir bölümün daha küçük bir üniversitede kurulmasının mümkün olduğunu düşünerek, beni bu konuda teşvik ediyordu. Bölüm kurulmasından sonra, İTÜ’de, yani kendi üniversitesinde bu bölümü referans olarak göstermek istiyordu. O dönemki dekanımız Erol İzdar’ın desteğiyle bu bölümü kurmuş ve1975-1976 öğrenim döneminde ilk öğrencilerimizi almıştık. Bu, Türkiye’de kurulan ilk ‘Çevre Mühendisliği Bölümü’ olmuştu. Bu bölümde endüstri sularının arıtılabilirliği konusundaki profesörlük tezi çalışması yapmış ve 1980 yılı başında profesörlüğe yükseltilmiştim. Profesör olduktansonra 1980-1982 tarihleri arasında TÜBİTAK Çevre Grubu üyeliği yaptım, bu görevi 1991-1994 yılları arasında da tekrar sürdürdüm.”

ABD, Illinois Üniversitesi Urbana Champaign'de (Nisan 1980)

ŞİMDİ 600 ÖĞRENCİSİ VAR
“O dönemde çevre mühendisliği bölümü öğrencileri ile inşaat mühendisliği bölümü öğrencilerine aynı derslerin eğitimini veriyorduk. Çevre mühendisliği öğrencileri sadece ulaşım dersi almıyorlardı. Öğrenciler mezun oldukları zaman, inşaat mühendisi unvanı da aldılar ve imza yetkileri oldu. 1980’li yıllardan sonra, çevre mühendisliği bölümlerinin sayısında
artış yaşandı ve bu bölümlerde inşaat mühendisliği dersleri verilmemeye başladı. İnşaat Mühendisleri Odası bu konuyu TMMOB’a götürdü ve çevre mühendislerinin inşaatlarda imza atma yetkisini kaldırttı. O zamanlarda bir kişi olarak başladığım bölüm, şu an 60 öğretim elemanı ve 600 öğrenciye sahip...”

“1982 yılında Ege Üniversitesi ikiye bölünmüş ve 9 Eylül Üniversitesi doğmuştu. Çevre Mühendisliği Bölümü 9 Eylül Üniversitesi çatısı altında çalışmalarına devam ediyordu. Bölümün ilk kurulduğu dönemlerde büyük zorluklar yaşamıştım. Çünkü tek kişi olarak bu işi göğüslemiştim. Bu nedenle Amerika’dan Fulbright desteği ile konuyla ilgili bir profesörün gelmesini istemiştim. İkinci yılımızda fakültemize Amerika’dan John Cole isimli bir akademisyen gelmişti ve bu bölüm açısından oldukça faydalı olmuştu. Yeterli sayıda akademisyenin olmaması nedeniyle birçok derse ben giriyordum. İTÜ ile yakın ilişkilerimiz vardı ve çalışmalarını takip ediyordum. İTÜ, kendi bünyesindeki akademisyenleri Hollanda’ya gönderiyordu. Ben de böyle bir burs temin etmek amacıyla Devlet Planlama Teşkilatı’na gitmiştim. Yeni kurduğum bölüm için asistanlar yetiştiremezsem, burs verilmezse, bölümün gelişemeyeceğini aktarmıştım. Oradaki yetkili şahıs, kendime değil de başkalarına burs istediğimi duyunca şaşırmıştı. Eleştirel bir dille, oraya gelen hocaların önemli bir kısmının kendilerine burs istediklerini, dolayısıyla bu nedenle beni pek dinlemediğini anlatmıştı. Benim tavrım ise hoşuna gittiğinden, bir yerine iki kişiye burs verme kararı vermişti... Bu kapsamda Orhan Uslu, Arif Şengünkayalar, Adem Özer,
Aysen Türkman ve Necdet Alpaslan da dahil, çok sayıda bölüm elemanı burslu olarak iki yıl Hollanda’da Delft Üniversitesi’ne giderek orada tekrar çevre konusunda yüksek lisans yapmışlardı. Ayrıca UNDP’nin çevre mühendisliği projesiyle, ben de dahil olmak üzere çevre mühendisliği Bölümü’nün tümü uzun süreli yurtdışına gitmişti. 1980-UNEP’in verdiği bursla Amerika’da İllinois Üniversitesinde 6 ay misafir araştırıcı olarak bulunmuştum.”

“1980 yılının Ocak ayında ABD’deki University of İllinois Urbana-Champaign’deki çalışmalarım devam ederken bana burs veren teşkilatın adına ABD Çevre Ajansı ve ABD Sağlık Teşkilatı tarafından organize edilen bir aylık tetkik seyahatine de çıkmıştım. Bu arada çok sayıda üniversiteyi ve çeşitli içme suyu kanalizasyon ve arıtma tesisi ile EPA’yı gezmiştim. Bir ay süresince ABD’yi dolaşmış ve çok sayıda tanınmış bilim adamı ve uygulayıcı ile görüşmüştüm. Amerika’dan sonra aynı burs kapsamında İngiltere’de Stenavage’deki su laboratuvar’ını ve Londra’daki üniversiteleri 15 gün süresince ziyaret etmiştim. Bu altı buçuk aylık ziyaretim zarfında, döndüğümde Türkiye’de neler yapabileceğimi düşünüyordum. Çünkü bölümü kurduğum yıllarda
Türkiye’de çevre konusunda büyük eksiklikler vardı ve hemen hemen hiç arıtma tesisi bulunmuyordu. Türkiye’ye döndükten sonra 1981 yılı güzüne kadar tekrar bölüm başkanlığı görevini üstlenmiş ve bölümü daha da geliştirmiştim.”

ÇEVRE MÜSTEŞARLIĞI TEKLİFİ
“1978 yılında Türkiye’de Ecevit Hükümeti döneminde Çevre Müsteşarlığı kurulmuştu. Başbakan Yardımcısı Faruk Sükan da Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı’ydı. Sükan her şehirde yeni kurulan bu teşkilatın nasıl çalışması, neler yapması gerektiği konusunda bilinçlenme sağlamak adına konferanslar tertip edilmesini istiyordu. O dönem bir komisyon kurulmuştu. İzmir Valiliğinden gelen istek üzerine bu toplantıyı benim düzenlemem yönünde görevlendirmede bulunulmuştu. O toplantının çok güzel bir şekilde organize edilmesini sağlamıştım. Toplantıya katılan başta İzmir Valisi Necdet Calp olmak üzere bütün Ege Bölgesi valileri, kaymakamlar ve ordunun üst düzey komutanları, bu toplantıdan etkilenmişlerdi. Yapılacak konuşmaların hepsini kitap haline getirmiştim ve bu kitapçık konferansa gelenlere girişte dağıtılmıştı. Faruk Sükan, bundan dolayı beni çok tebrik etmiş ve daha önemli makamlara ulaşmam için teşvik etmişti. O dönem Çevre Müsteşarı olarak Turgut Kılıçer isminde eski bir vali görev yapıyordu. Sükan, beni Turgut Kılıçer’den sonraki müsteşar yapmak istiyordu. Fakat ben doçent olduğumdan ve akademik kariyerimin sekteye uğrayacağından dolayı kabul etmemiştim. Bunun üzerine beni Strazburg’daki Avrupa Konseyi Mahalli İdareler Komisyonu’na Müsteşar ile birlikte Türkiye Temsilcisi olarak tayin etmişti. O dönem sık sık Strazburg’a gidip, oradaki çevre konularının, Türkiye’nin lehine olması için gayret sarf ediyordum. Bu süreçte, Strazburg yakınında bulunan Stuttgart Üniversitesi Kentsel Altyapı Enstitüsü’nde endüstri atıksularının bakterilerin solunum aktiviteleri üzerine etkisi konulu bir çalışma yapmış, 1980 yılında çalışmayı profesörlük tezi olarak vermiştim. 1980 yılı başında profesörlüğe yükseltilmiştim.

Kurucu Meclis-Danışma Meclisi başvuru fotoğrafı (İzmir, Haziran 1981)

1980 İHTİLALİ VE KURUCU MECLİS’E (DANIŞMA MECLİSİ) SEÇİLMİŞTİM
“1980 yılında askeri ihtilal olmuş ve yaklaşık bir yıl sonra teşkil edilecek Kurucu Meclis için tüm Türkiye’de ilanlar yayınlanmıştı. Ülkenin büyük sorunlar içerisinde olduğunu, bu nedenle tarafsız olan, siyasi bir partinin içerisinde yer almayan insanların Kurucu Meclise üye olmaları için başvurusu isteniyordu. Başvuran 12 bin kişi içerisinden Kurucu Meclis’in diğer kanadı olan Danışma Meclisi’ne 160 kişi seçilmiş ve ben de başvurum üzerine Çorum’dan seçilen iki adaydan biri olmuştum. Kurucu Meclis’e girerken üniversite ile olan bağımı kesmek zorundaydım. Çünkü ilgili Kanun’da, üyenin hiçbir yerle bağı olamayacağı yönünde hükümler yer alıyordu. Çok zor zamanlardı, ülke parçalanıyordu, Maraş olaylarında yüz elliden fazla, Çorum’da atmıştan fazla kişi hayatını kaybetmişti. Her taraf yanıyordu, her gün 20-30 kişi hayatını kaybediyordu. Ben ülkemin her şeyin üzerinde geldiğine inanan bir kişiyim, her insanı kucaklarım, ayırt etmem, hocalığım ve idareciliğim bunun örneğidir... Ama ülkemin parçalanmasına taraftar değilimdir. Okullarda her gün boykot oluyordu. Müdürü olduğum Buca Mühendislik Mimarlık Yüksek Okulu, 5 hafta solcuların kontrolünde, 3 hafta sağcıların kontrolüne giriyordu. Bu arada okul tahrip ediliyor, ders yapmak isteyen hocalar boykotlar nedeniyle öğrenci bulamıyordu. Bütün bu yaşananlar tüm ülke insanları gibi beni de derin derin düşündürüyordu. Ahıska muhaciri bir ailenin vatansever evladı olarak Kurucu Meclis’e müracaat etmiştim. Ankara’da göreve başladıktan sonra eski bir milletvekili olan eniştem, bana hangi komisyona girmek istediğimi sormuştu. Ben de Bayındırlık ve İskan ile ilgili komisyona girmek istediğimi söylemiştim. Kendisi ise beni Bütçe ve Plan Komisyonu’na girmem yönünde teşvik etmişti. 27 kişi seçilecekti. İlk turda 9 kişi seçilmişti, ben üçüncü sırada seçilmiştim. Bence bunun nedeni ilk doktoram sırasında 4 sömestr ekonomi eğitimi almış olmamdı. Etkisi olduğunu düşünüyorum, çünkü kimse kimseyi tanımıyordu, kimse bir partiden gelmemişti, ama hayat hikayem ve kendim olumlu bir etki yaratmış olmalı ki en değerli komisyona seçilmiştim...”

İMAR VE İSKAN BAKANLIĞI GÖREVİNE GETİRİLMEM...
“1982 yılı yazında Meclis tatil olduğunda Çeşme’deki küçük evimizde ailecek yaz tatili geçiriyorduk. O günlerde Kaymakam ve Emniyet Müdürü, Konsey Başkanı Kenan Evren’in beni görmek istediğini söylemek üzere siteye geldiler. O dönem devam eden Anayasa Komisyonu çalışmalarıyla ilgili, Komisyon’a üye olmadığım halde, belirli konularda fikirlerime başvurulacağını düşünmüştüm. Kenan Evren görüşmem esnasında bazı bakanlıklarda değişim olacağını belirtmişti ve benim de İmar ve İskân Bakanı olarak görev almamı istemişti. Beklemediğim oldukça şaşırtıcı bu teklif neticesinde 15 Temmuz 1982 yılında İmar ve İskan Bakanı olarak göreve başlamış ve 13 Aralık 1983’e kadar bu görevi sürdürmüştüm...”

TOPLU KONUT KANUNU...
“Bakanlığın bünyesinde Emlak Kredi Bankası ve İller Bankası ile beş genel müdürlük vardı ve toplam 20 bin kişi çalışıyordu. O dönemde yaptığımız projeler arasında 1981 yılında çıkarılmış Toplu Konut Kanunu’nun uygulamaya konması oldukça önemlidir. Devlet o dönemde kurulan yapı kooperatiflerine ekonomik destek sağlıyordu. Neredeyse konut maliyetinin
yüzde doksanı, devlet tarafından karşılanıyordu. Türkiye’nin her tarafında toplu konut projelerini başlatmıştık. Turgut Özal döneminde de bir süre bu projeler devam etti. Yurtdışına çıkışlardan alınan ücret ve tütüne yapılan zamlarla, 1987 yılına kadar Türkiye’de toplu konuta sağlanan destek sürdü. Sonrasında ekonomik nedenlerden ötürü toplu konuta ayrılan paralar, başka noktalarda değerlendirilmeye başlandı ve 90’lı yılların başı, Türkiye’de toplu konut projelerinin sonlanmaya başladığı bir dönem oldu. Bugünse kayda değer bir oranda toplu konut ya da kooperatif bulunmuyor. Bu nedenle alt gelir tabakasında olan insanlar kolay kolay ev sahibi olamıyorlar. Türkiye’deki nüfus her yıl bir milyon artıyor, bu nedenle her yıl 350 bin ile 450 bin arasında konut yapmamız gerekiyor...”

Ahmet Samsunlu Bakanlık Makamında
(Ankara, 1982)

57 BİN EVDEN 12 BİNE
“Afet İşleri de Bakanlık bünyesinde yer alıyordu. Bir deprem yaşandığında yıkılan evlerin yerine yenisi devlet tarafından yapılıyordu. 1968 yılında bir milletvekilinin vermiş olduğu öneri ile yasada, ‘yıkılan evde oturan her aile bireyine bir ev yapılır’ şeklinde bir madde yer almıştı. Bu nedenle bir ev yıkıldığında içinde çok sayıda aile birimi gösteriliyordu. Muhtarlıklardan alınan yanıltıcı belgelerle insanlar Almanya’daki, İstanbul’daki çocuklarını da aynı konut içerisinde oturuyor gösterebiliyordu. Bu şekilde düzenlenen sistemle bir ev yıkıldığında çok sayıda yapılıyordu. Yapılan konutları incelemeye gittiğimde afet evlerinin bir kısmının boş olduğunu görmüştüm. Nedenini sorduğumda, oğlu için yapıldığını ve oğlunun ise Almanya’da olduğuna yönelik cevap alıyordum. Bu nedenle bir torba kanun içerisine, ‘Yıkılan bir evin yerine, bir ev yapılır’ şeklinde bir madde eklettirmiştim. Yaptırdığım tetkikler ve çalışma sonucunda, devletin Türkiye çapında 57 bin olan afet ev borcu, kısa sürede 12 bine düşmüştü. Turgut Özal’ın seçilmesi sonrasında popülist politikalarla yeniden eski kanuna dönüş yapılmış ve borç yine 57 bine çıkmıştı...” “Bakanlığım döneminde çok sayıda afet evi yarım kalmıştı, bu evlerin tamamlanmasını sağlamıştım. Bu arada Afganistan’ın kuzey bölgesinden gelen Türkler için yerleşim yerleri yapılmasına ön ayak olmuştum.

HALİÇ’IN TEMİZLENMESİ
“Aynı zamanda İstanbul Koordinatör Bakanı olarak da görev yapıyordum. Resmen ilan edilmemişti ama haftada bir gün ya da on beş günde bir İstanbul’a geliyordum. İstanbul’da mevcut sorunlar üzerinde vali ve belediye başkanı ile çalışarak, Ankara’ya dönüşümde Bakanlığım bünyesinde yer alan İstanbul bürosunda gerekli olan eylemleri belirliyordum. Başbakan ile görüştükten sonra gerekli yazışmalar belirleniyor, sonrasından bu yazışmalar, başbakan imzası ile ilgili bakanlıklara gereği yapılmak üzere gönderiliyordu. Bu kapsamda,
o dönemde Haliç’in kurtarılmasına yönelik çalışmalar başlatılmıştı. Bu konu Kenan Evren tarafından ortaya atılan bir fikirdi. Deri sanayisinin Tuzla’ya taşınması da 1982 yılında gerçekleşmişti. Aynı dönemde Çevre Kanunu ile İstanbul Boğazı kıyılarını yapılaşmadan korumak üzere Boğaziçi Kanunu da çıkarılmıştı. Bu çalışmaların dışında Erzurum ve Kars depreminde bölgede uzun süre kalarak yaraların hızlıca sarılması için yoğun bir gayret göstermiştim. ”

MİLLETVEKİLİ SEÇİMLERİ
“Seçimler yaklaştığında yeni partiler kurulmaya başlanmıştı. Seçimlere Halkçı Parti, Milliyetçi Demokrasi Partisi ve Anavatan Partisi’nin girmesine izin verilmişti. O dönem bana Halkçı Parti’den de teklif gelmişti ama Kurucu Meclis’e dahil olan kişilerin çoğunluğu Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP)’nde bir araya geldiklerinden ben de MDP’yi tercih etmiştim. Kabinede Çorum’dan iki kişi olarak görev yapıyorduk. İlhan Evliyaoğlu Kültür ve Turizm Bakanı olarak görev almıştı ve siyasete daha yatkın bir yapıya sahipti. Çorum adaylığının ona teklif edildiği söyleniyordu. İstanbul, Ankara ve İzmir’den aday olmak istemiştim fakat bu bölgelerin dolu olduğu ifade edilmişti. Bana ise Adana’dan milletvekili adayı olmam teklif edilmişti. Pek uygun değildi ama yine görevden kaçmamak için kabul etmiştim. Adana bağımsız milletvekili aday olarak ikinci sırada aday gösterilmiştim. Fakat o dönem yaşanan Erzurum ve Kars depremleri nedeniyle seçim bölgeme dahi gitme fırsatı bulamamıştım. Sonuç itibariyle MDP Adana’dan, az bir farkla da olsa ikinci milletvekilini çıkaramamış ve ben milletvekili seçilememiştim. Bu dönemde eşim de hayatını kaybetmişti, dolayısıyla sarsıntılı bir dönem geçirmiştim...”

REKTÖR YARDIMCILIĞI YAPTIM

“Askeri yönetimin bitmesine yakın bir tarihte, o dönemde Danışma Meclis’inde görev alan insanların eski görevlerine kadro şartı aranmaksızın dönmesine yönelik bir düzenleme yapıldı. Bölümüm de Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlandığından, akademik çalışmalarıma bu üniversitede devam etmeye karar verdim. İzmir’e döndüğümde Doç. Dr. Orhan Uslu Bölüm Başkanı’ydı. Üniversite kanununa göre benim Bölüm’deki tek profesör olmam nedeniyle bu görevi benim üstlenmem gerekiyordu. Orhan Uslu başarılı bir şekilde bölümü yönetiyordu. Bölümdeki bu harmoniyi devam ettirebilmek için isteğim üzerine üniversite rektörü beni Deniz Bilimleri Enstitüsü’nde görevlendirdi. Kurucu Meclis’e gitmeden önceki yıllarda Piri Reis Gemisi’nin bağlı olduğu Deniz Bilimleri Enstitüsü’nün kurucuları arasında yer almış ve geminin alınmasını sağlayan yönetim kurulu üyeleri arasında bulunmuştum. İzmir’e döndükten birkaç
ay sonra da rektör yardımcılığı görevi teklif edilmiş, kabul etmiş ve İTÜ’de göreve başladığım 1986 yılının eylül ayına kadar bu görevi yürütmüştüm. 1984 yazında Alman Akademik Değişim
Servisi’nin(DAAD) programından burs temin ederek Stuttgart Üniversitesi’nde araştırma çalışmaları yapmıştım. Bakanlık görevimin bittiği 13 Aralık 1983’te 4,5 yıl süren Emekli Sandığı Yönetim Kurulu üyeliğine de getirilmiştim…”

İTÜ’DE 2013’E KADAR DERSLERE DEVAM ETTİM
“Çocuklarımın yüksek tahsilini İstanbul’da yapmasını arzu ediyordum. O sırada İTÜ’de bir profesörlük kadrosu açılmıştı. Resmi Gazete’de yayınlanan bu ilanı gördüğümde hemen başvuruda bulunmuş ve kabul edilmiştim. Çocuklarımın ikisi de Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanmışlardı. İTÜ’ye kabulüm 1986 yılı başlarında gerçekleşmişti. O dönem Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü benim hemen İstanbul’a gitmememi ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi dekanlık görevini yeni dekan tayini gerçekleşinceye kadar sürdürmemi istemişti. Bu nedenle bir süre dekan vekili olarak bu fakültede görev yapmıştım. Dekan tayininden sonra İstanbul’a gelmiştim. 1987 yılının başlarında da İTÜ’de Çevre Bölümü Başkanı ve Çevre Teknolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı olmuştum. O dönemde aynı üniversitede doçentlerin profesör olmak mümkün değildi, bu nedenle 1989 yılına kadar kimse profesör olamadı. 1989 yılında Avni Akyol, Milli Eğitim Bakanı olduğunda, bu maddeyi değiştirdi. Bundan sonra da birçok arkadaş profesör oldu. 1988 yılında İTÜ Endüstriyel Kirlenme Kontrolü Sempozyumu’nu Bölüm Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Veysel Eroğlu ile başlattık. Aynı yıl İTÜ temsilcisi olarak İstanbul Valiliği’ne bağlı, İstanbul Çevre Vakıfı’nın kuruluşuna mütevelli olarak katıldım ve bu görevimi 1991 yılına kadar sürdürdüm. İTÜ’de çalışırken 1989-91 yılları arasında T.C. Devlet Demiryolları Yönetim Kurulu üyeliği yaptım. Alman Akademik Değişim Servis’nin (DAAD) verdiği araştırma bursuyla Almanya’da Stuttgart Üniversitesi’nde 1994 yılında da araştırmalar yapmıştım. İTÜ’de 2013 yılına kadar ders vermeye devam ettim. 2013 yılında Rektörlük, artık bölümlerin öğretim görevlisi sayısının arttığını, hacimlerinin yetmediğini belirterek emekli öğretim görevlilerinin ders vermemesini talep etti. Bu süreçte bir Vakıf üniversitesinden teklif gelmesine rağmen kabul etmemiştim... 2013’den beri İTÜ’de çalışmalarımı sürdürüyorum. Su ve Çevre Teknolojileri dergisindeki köşemde 2014 yılından beri her ay yazı yazıyorum. 10 kitabım ve 200’ün üzerinde atıf almış bir kısmı yaptırdığım tezlere dayanan makale ve bildirim yurt dışında ve yurt içinde yayınlandı.”

AKADEMİSYENLERİN ÜNİVERSİTEYLE BAĞI KOPMAMALI
“Bugün ABD’de akademisyenler yaş haddinden dolayı emekli olmuyorlar, devam ediyorlar. Örneğin Nobel ödülü alan Aziz Sancar çalışmalarına halen devam ediyor. Ne zamanki bir akademisyen çalışmayı istemediğini belirtiyor, o zaman üniversiteden ayrılıyor. Ülkemizde de emekli olan akademisyenler için ayrı bir statü verilebilir, ama eğitimle bağlarının
tamamen kopması doğru değil. İTÜ bölümlerde emekli öğretim üyeleri odaları oluşturduğu için isteyenler buralarda etkinliklerini sürdürebiliyorlar. Ben gelişmiş üniversitelerde, yardımcı doçent (doktor öğretim üyesi) kadrolarının oluşturulmasını uygun bulmuyorum. Çünkü doktora yapan birisi o dönemde zamanını tamamen doktora konusu çalışmalarına
ayırıyor. Doktorasını tamamladığında kısa bir süre sonra yardımcı doçent (doktor öğretim üyesi) olabiliyor. Eskiden bu şekilde değildi. Bir doktorun asistanlık dönemi, gelişme dönemi vardı. Genç yaşta doktor olan bir kişi, hocasıyla ve bir grupla birlikte çalışıyordu. Bu şekilde kendini dört yıl geliştirerek hazırladığı doçentlik tezi ile yükseltilmeye başvuruyordu. Hiç kimse doktor olduğunun ertesi günü ders vermiyordu. Türkiye’de bu uygulama, öğretim üyesi sayısını artırmak amacıyla yapıldı. Üniversite sayısı arttığı müddetçe, öğretim üyesine ihtiyaç var. Yardımcı doçentler (doktor öğretim üyesi) gelişmekte olan üniversitelerde onlar kadrolarını tamamlayıncaya kadar görev yapabilirler, ama gelişmiş bir üniversitede bunun pek gerekli olduğuna inanmıyorum. Benim görüşüm, eğitimde de usta-çırak ilişkisinin olması gerektiği yönünde...”

“BÜTÜN ŞEHİR” UYGULAMASININ HAYATA GEÇİRİLMESİ GÜNDEMDE
“Tüm dünyada genel olarak çevre sorunlarının başında, içme suyu temini ve kanalizasyon ile arıtma gelir. Bu sorunları, katı atıklar ve hava kirliliği konuları izler. Türkiye’de kalkınmış batı ülkelerinde eşdeğer yerleşim birimlerimiz olduğu gibi, hala çok düşük seviye de olan şehirlerimiz de bulunuyor. Burada kastettiğim 5216 sayılı Kanuna tabii olan büyükşehirler değil, 5393 sayıl kanuna tabii il ve bu illerin ilçeleridir. Bugün İstanbul su temini, kanalizasyon, içme suyu, atıksu arıtımında, dünya şehirleriyle boy ölçüşecek düzeyde. Ankara ve İzmir için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Fakat memleketim Çorum’u örnek aldığımızda, ilçelerin hiç birinde arıtma bulunmuyor. Bugün gelişmiş ülkelere baktığımızda, en küçük yerleşim birimlerinde dahi arıtma tesisin olduğunu görebilirsiniz. Dağ eteklerinde yer alan üç-beş hanelik bir yerleşim biriminde dahi kendine yetebilen basit bir şekilde kurulmuş otomatik çalışan bir arıtma tesisi bulunur. Bizim ülkemizde çevre sorunları kesinlikle biliniyor, bunu bilmeyen kişi sayısı çok az. Plastik poşet uygulamasıyla, bu konu daha da iyi anlaşıldı. Bu Avrupa’da 30 yıldır uygulanan bir durum, poşetler para ile satılır. Bizim şu anda halen içme suyuna sahip olmayan çok az yerimiz olduğu gibi, kanalizasyonu olmayan çok sayıda küçük yerleşim yerimiz de bulunuyor. Bu nedenle ‘Bütün Şehir’ isminde bir uygulamanın hayata geçirilmesi gündemde... Bu kurulursa il belediyeleri, mevcut 30 büyükşehirlerde olduğu gibi bütün şehre hizmet verecek. Büyükşehir olabilmek
için alt limit 750 bin kişi. Olasılıklardan biri büyük şehir olma limiti 400 bine indirilecek, bu durumda da 20 büyükşehir daha olması gündeme gelecek, ya da ‘Bütün Şehir’ olarak değerlendirilecek. Çöp konusunda da benzer bir durum var. Çorum’da Merkez ve uzak yerleşim yerleri için iki tesis yapılması öngörülmüştü. Merkez Belediyenin tesisi bitmek üzere, ama diğer tesisin ne zaman kurulacağı bilinmiyor. Asıl sorun nüfusu elli bin ila yüz binin altında olan yerleşim yerleri. Kurulan tesisler iyi işletilmiyor. Tesisi kurmak yeterli değil. Bazı şehirlerde neredeyse giren su, aynı şekilde çıkıyor...”

TOKYO ATIKSU ARITMA TESİSİ
“Çevre mühendisleri salt büro elemanı olarak yetiştirilmemeli. Japonya’ya gittiğimde 3 hafta kadar tesisleri tetkik etme imkanına sahip olmuştum. O dönem Tokyo’nun nüfusu 10 milyon seviyesindeydi ve 10 arıtma tesisi bulunuyordu, çünkü atıksuyun bir yerden başka bir yere götürülmesi büyük masrafa neden olduğu gibi, suyun kalitesinin de bozulmasına sebep olur. Şehir bölgelere ayrılmıştı ve her bölgede bir arıtma tesis bulunuyordu. Ziyaret ettiğim tesisin üst kısmı parktı, tesis yerin altında kurulmuştu. İnceleme yaptığımız tesis yeni gelişmiş olan bir bölgede yer alıyordu, elde edilen arıtılmış su, yeni kurulan sitelere, hükümet binalarına gri su (sifon suyu) olarak veriliyordu. Tesisatta çift hat bulunuyordu, normal suyun metreküpü bir Yen, gri suyun metreküpü ise 0.25 Yen’di. Tesiste çalışan 64 kişi vardı ve 54 kişisi mühendisti. Bunların bizzat işçi gibi çalıştıklarını gördüm. Biz de arıtma tesislerinde mühendisler pek fazla yer almıyor. Arıtma tesislerinde mühendislerin çalışması sağlanmalı ve mühendisler ile diğer çalışanlar hizmet içi kurslarla eğitilmeli. Bazı belediyelerde ve işletmelerde ne yazık ki arıtma tesisleri sürgün yeri olarak algılanıyor...”

ARITMA TESİSLERİ KAYNAK OLARAK GÖRÜLÜYOR
“AB üyelik sürecinde 35 fasıl bulunuyor. Açılan 12 fasıldan birinin çevre ile alakalı olmasından dolayı yasal düzenlemelerimiz hemen hemen AB ile aynı seviyede. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu konuda büyük gayret gösteriyor. Uygulama alanında da aynı seviyeye gelmeliyiz ve çevre koruma yapılarının ülkemizde planlanmasını ve yapılmasını sağlamalıyız. Bu nedenle genç akademisyenlere, kendilerini mesleki anlamda çok iyi geliştirmelerini tavsiye ediyorum. Bunun dışında mutlaka çok iyi derecede İngilizce biliyor olmaları gerekiyor. Bilgi görgülerini de artırmak için yurtdışına çıkmaları şart. Yurtdışı bağlantılarını sağlanmalı ve yurtdışı işbirliğine açık olunmalı. Bildiğimiz mekanik arıtma, biyolojik arıtma ve ileri arıtma dediğimiz uygulama teknolojileri, yavaş yavaş değişiyor. Giderek arıtma tesislerinde enerji üretimi ve malzeme üretimi öne çıkıyor. Dünyada fosfor kaynaklarının tükeniyor olması ve arıtma tesislerindeki çamurun içerisinde fosfor bulunması nedeniyle tesisler artık bir fosfor kaynağı olarak görülüyor. Aynı durum katı atık için de geçerli, Türkiye’de sıfır atık ifadesi sıkça söylenmeye başladı. AB’de çok uzun yıllardır uygulanıyor...”

İKİ ÇOCUĞUM DA BOĞAZİÇİ MEZUNU
“1979 yılında kızım İzmir Amerikan Kız Koleji’ni, oğlum ise İzmir Bornova Anadolu Lisesi’ni kazandı. Ardından oğlum İzmir Fen Lisesine geçiş yaptı. Eğitimlerinin bazı bölümlerini yurtdışında yaptılar. İki çocuğum da Boğaziçi Üniversitesi mezunu. Oğlum şu an 3. Havaalanı’nda CEO olarak görev alıyor, kızım da Doğuş ve Beykent üniversitelerinde çalıştıktan sonra bugünlerde emekliliğin keyfini sürüyor...”

EŞİMLE HER YIL SEYAHATE ÇIKARIZ
“İkinci eşimle 1987 yılında tanıştık; 1989 yılında da evlendik. Eşim Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. İstanbul Sanayi Odası’nda çalışmış, ardından İngiltere’de bulunmuş. 2007 yılına kadar yönetici olarak iş hayatındaydı, fakat artık profesyonel iş hayatını geride bıraktı, resimle ilgileniyor. Tabloları evimizin duvarlarını süslüyor. Her yıl bir seyahate çıkarız... ABD, Arjantin, Brezilya, Japonya, Avrupa ve Akdeniz ülkeleri gibi birçok ülkeye seyahat ettik. Gideceğimiz ülke hakkında detaylı bir araştırma yaparak karar veriyoruz ve planlıyoruz. Bu gezilerimizi bir gruba dahil olmadan mütevazı bir şekilde gerçekleştiriyoruz. Yazlarımızın çoğunu Antalya ve Bodrum’daki yazlıklarımızda geçiriyoruz...”

DÖNÜM NOKTALARI...
“Hayatımda birçok dönüm noktası olduğunu söyleyebilirim. Bunlardan biri yüksek tahsil yapmaya inanmış olmam ve Almanya’ya tahsile gitmem olmuştu. Evliklerim için de, önemli dönüm noktaları olduklarını söyleyebilirim. Babamın ölümü de benim için bir hayatımın önemli anlarından biriydi. Babamın arzu ettiğinin tersine başka bir istikamete yönelmem gerektiğini düşünmem, hayatımın önemli kararlarından biri olmuştu. Almanya dönüşü ailemize ait olan tarihi hamamın ağabeyime devretmiştik. Bu nedenle Ankara’daki ve sonrasındaki hayatımda çok rahat ekonomik şartlar altında yaşamadım. Ailemden kalan mülkler, şahsi hissemi almış olmama rağmen, ailede yaşanan ekonomik olumsuzluklar nedeniyle satılmak zorunda kalmıştı. Allah’a şükür bugüne kadar devletimin bana verdikleri ile yetindim. Bunların dışında kanunsuz ve nizamsız hiçbir kuruş almadım. Kurucu Meclis’e girmem, bakanlığı kabulüm hep büyük kararlardır. İTÜ’ye gelmem ve ikici evliliğim de hayatımın önemli kararlarındandır...”

Alman Cumhurbaşkanlığı tarafından 7.10.1994 tarihinde Prof. Dr. Ahmet Samsunlu'ya Alman Devleti Yüksek Liyakat Madalyası verilmesi kararlaştırılmıştır. Tören ise 1995 yılının başında İstanbul Başkonsolosluğu'nda gerçekleştirilmiştir. Almanya İstanbul Başkonsolosu Christiane Geissler- Kuss tarafından madalya takılmıştır.

SOSYAL HAYAT, HOBİLER VE ÖDÜLLER...
“Sosyal hayatımı hep meslek hayatıma öncelik vererek yaşadım. Lise yıllarımda futbol oynardım. Arkadaşlar arasında yaptığımız karşılaşmalarda hakemlik yapardım. Lise dönemimde İstanbul’da yayınlanan ve ismini şu anda hatırlayamadığım bir gazetenin Çorum muhabirliğini yaptım. Bisiklete binmeyi severdim, lisedeyken kayak yaptım, izcilik kolu mensubu oldum. Tiyatro kolunda yer aldım. Büyük bir sanat eğilimim yok, fakat Çorum’da sahneye koyduğumuz, ‘Akıl Taciri’ isimli oyunu bir sinemada oynamıştık ve ben de rol almıştım. Lise yıllarımda babama bir fotoğraf makinesi alması için ısrar etmiştim. Kore’den gelen askerlerden bir makine almıştık, bu sayede fotoğraf çekmeyi öğrenmiştim. Çorum’da bir fotoğrafçının yardımlarıyla lisede küçük bir fotoğraf laboratuvarı kurmuştuk. Bu sayede filmleri banyo yaptırmayı öğrenmiştik.”

Türk-Alman Çevre Sempozyumu 40. yıl ödülü, Prof. Dr. Erwin Thomenetz, Prof. Dr. Martin Kranert ve Prof. Dr. Ahmet Samsunlu (İzmir TAKAG toplantısı, 26-29 Mayıs 2015).

“Almanya’da ise ilk yıllarda eğitimime ağırlık verdiğimden çok fazla sosyal aktivite içerisinde yer almamıştım. Alman arkadaşlarımla bisiklete biner, kayak yapar, yürürdük. Yüzmeyi Almanya’da Galatasaray mezunu Türk bir arkadaşım yardımıyla, onun gittiği spor kulübünde öğrenmiştim. Üç ay içerisinde yüzme, dalma ve hayat kurtarma sertifikası almıştım. Türkiye döndüğümde askerlik dönemimde ise yine pek bir sosyal aktivite içine girememiştim. İzmir’de bulunduğum sürede Çorumluların düzenlediği tüm etkinliklere katılıyordum. Çorum Hitit Üniversitesi’nin ilk yüksek eğitim müessesi olan Çorum Meslek Yüksekokulu’nu 1976’da ben kurdurdum ve İzmir’den iki haftada bir Çorum’a giderek eğitimine katkıda bulundum. 1984 yılında Çorum Vakfı’nın Çorum’da kurulmasına önemli katkım olmuştu. Bu vakfın İstanbul şubesinin faaliyetlerine destek vermiştim. Ayrıca İstanbul’daki birçok toplantısına destek olmuştum. İstanbul’da 1993 yılında kurulan ve mütevellileri yüksek öğrenimini Federal Almanya’da görmüş meslek sahipleri, akademisyenler ve iş adamlarından oluşan TADEV Türk Alman Dayanışma ve Eğitim Vakfı kurucu başkanlığını yaptım. Merkezi İstanbul’da olan ve 1995 yılında kurulan Çorum Eğitim ve Kültür Vakfı (ÇEKVA)’nın da mütevellisi olmuştum. 1995 yılında ÇEKVA’nın kurucuları arasında yer aldım. 2001-2005, 2009-2011 yılları arasında da genel başkanlığını yaptım. Şu an ÇEKVA onursal başkanıyım. 1995 yılından bu yana da yerel bir gazete olan Çorum Haber’de köşe yazarlığı yapıyorum.”

Çorum Meslek Yüksek Okulu'nun kuruluşunun 40. yılı töreninde Kuruluşunda verdiği hizmetler için teşekkür plaketi Rektör Prof. Dr. Reha Metin Alkan tarafından Ahmet Samsunlu'ya takdim edilirken, Solda Çorum Belediye Başkanı Muzaffer Külcü. Aynı törende Ahmet Samsunlu adı meslek yüksek okulunda bir dersliğe verildi.

“İstanbul’da faaliyetini sürdüren Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın mütevellisiyim. Bu Vakfın ilk Akademik Konsey Başkanlığını yaptım. İstanbul’da diğer bir düşünce kuruluşu (think tank) olan Taksim Grubu’nun da üyesiyim. Almanya’da okuyan Türk öğrencilerin ve ilgi duyan Almanların katıldığı ve 1993’de kurulan Türk-Alman Dayanışma ve Eğitim Vakfı’nın Kurucu Başkanlığı yaptım. Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu Başkanlığı ve Türkiye’de Doğayı Koruma Vakfı Başkan Yardımcılığı görevlerini üstlendim. Yaşamımda topluma hizmet veren sivil toplum kuruluşlarında görev almayı kendime şiar edindim. Bu kapsamda yukarıda anlattıklarım dışında bir kısmı da mesleğimle ilgili kuruluşlar olmak üzere; Türk-Türkmenistan Derneği, Türk-Alman Kültür Derneği, Türk Akustik Derneği, Türk Parlamenterler Birliği, Anadolu Kulübü, Su Kirliliği Milli Komitesi, Katı Atıklar Milli Komitesi gibi kuruluşların üyesiyim. Bu kuruluşlardan bazılarında idari görevler de üstlendim. Yüksek tahsilimi ve doktora eğitimimi yaptığım Leibniz Üniversitesi’nin Hannover Şehir Su Yönetimi ve Atık Teknolojisi Enstitüsü Teşvik Derneği (ISAH)’nin de üyesiyim...

Hannover'de doktoramın 50. yılının (Goldenes Doktorat) kutlama töreninden, Hannover Leibnitz Üniversitesi İnşaat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. –Ing. Winrich Voß tarafından Ahmet Samsunlu'ya 50. yıl sertifikasının takdimi
(Hannover, 12.01.2019).

Çevre Bakanlığı Bilim Ödülü (1987), Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü Hizmet Ödülü (1991), Alman Cumhurbaşkanının verdiği Liyakat Nişanı (1995), Doğa Savaşçıları 1998 Yılı Ödülü, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Hizmet Ödülü (2003) ve Çevre ve Orman Bakanlığı, “Çevre ve Orman Beratı” (5 Haziran 2004) ve ÇORUMSİAD tarafından verilen onur üyesi beratı (14 Haziran 2008) tarafıma verilmiştir. Ayrıca Hürriyetçi Türk-Alman Dostluk Cemiyeti Şeref Üyesiyim (1986).”

AHMET SAMSUNLU ÇEVRE ÖDÜLÜ
“Hayatımda keşke dediğim ve yapamadığım bir konu bulunuyor. Ankara’dan İzmir’e döndüğümde ‘Ahmet Samsunlu Çevre Ödülü’ isimli bir etkinlik organize ettim. Bu ödüllerin jüri üyeliğini de İTÜ’den İstemi Ünsal, ODTÜ’den Gülerman Sürücü, İzmir’den Orhan Uslu yapmışlardı. Törende en iyi doktora, en iyi yüksek lisans ve en iyi lisans çalışması belirlenmişti. Kazanan çalışmalarda maddi olarak ödüllendirilmişti. 1985 yılında vermiş olduğum bu ödülü maalesef devam ettiremedim. Hayatımda ‘keşke’ dediğim bir konu bu oldu. Türkiye’de sosyal boyutlu bazı yenilikler yapmaktan dolayı gurur duyuyorum. Türkiye’de lisans kademesinde eğitim veren ilk Çevre Mühendisliği Bölümü’nü kurdum, bakanlık yaptım, çok kişinin evlerine sahip olmasına katkı sağladım, projeler yaptım, kitaplar yazdım ve yayınladım


 


İlginizi çekebilir...

Hakan Hoşgüngör:"Uluslararası Projelerde Olmayı Hedefliyoruz"

ALP Kompozit Yapı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Hakan Hoşgüngör, firma olarak hayata geçirmiş oldukları projeler ve gelecek hedeflerine yönelik de...
15 Şubat 2019 Cuma / 09:51

DORA Çevre'nin Genel Müdürü Yunus Emre Sayar: "İleri Biyolojik Sistemler Birçok Açıdan Avantajlı"

Koku giderim ve gaz arıtım sistemleri üzerine faaliyetler yürüten DORA Çevre'nin Genel Müdürü Yunus Emre Sayar, sektördeki çalışmalarına yönelik d...
24 Ocak 2019 Perşembe / 11:09

"En Büyük Sorun Yanlış Ekipman Seçimi"

İçme suyu, atıksu, endüstriyel su ve proses suları konusunda geniş ürün yelpazesine sahip olan Lovibond firmasının Türkiye distribütörü RANK Teknoloj...
12 Aralık 2018 Çarşamba / 14:14

 

  • Boat Builder Türkiye
  • Çatı ve Cephe Sistemleri Dergisi
  • Doğalgaz Dergisi
  • Enerji ve Çevre Dünyası
  • Tersane Dergisi
  • Tesisat Dergisi
  • Yalıtım Dergisi
  • Yangın ve Güvenlik
  • YeşilBina Dergisi

©2019 B2B Medya - Teknik Sektör Yayıncılığı A.Ş. | Sektörel Yayıncılar Derneği üyesidir.