
SUKİ'lerde Yapay Zeka
Büyük Kentlerimizde Su Hizmetleri Yönetimi
Deniz Suyundan İçme Suyu Üretimi
ABB Synrm Motorlar ve Değişken Hızlı Sürücüler
|
"Enerji ve Çevre İlişkisinde Alternatif Enerjilerin Yeri ve Önemi" Paneli (2. Bölüm)![]()
Bundan 25 yıl kadar önce, başbakanlık da yapmış mühendis bir devlet büyüğümüz Ğşimdi rahmetli kendisi- bana şunu söylemişti; "Avrupa’da bazı teknolojiler, döküm sanayi gibi bazı üretim teknikleri çevreyi kirlettiği için dışlanıyor. Almanya, Fransa, İngiltere gibi Avrupa’daki ileri sanayi ülkeleri, bu teknolojileri diğer ülkelere göndermek istiyorlar. Biz de bu fırsattan yararlanmalıyız". İlk bakışta güzel bir yaklaşım gibi gözüküyor. Ama onun arkasında dikkat ederseniz kendi insanımızın sağlığını ve geleceğini riske eden bir yaklaşımla, Avrupa Birliği’nin kirli ilan ettiği bu sanayileri benimseyen bir anlayış söz konusu. Avrupa Birliği’ne gireceksek, Avrupa Birliği’nin ne olduğunu bilerek, onun karşısında kendi insanımızı da daha etkin düşünerek girmeliyiz. Bu arada bir konuya değinmek istiyorum. -Sayın Dr. Mustafa Şahin yanılıyorsam beni düzeltsinler- 2-3 yıl kadar önce yeni TCK yasası hazırlanırken, kamuda çevre ile ilgili işlenen suçlar için 2 yıl erteleme öngörülmüştü. Böyle bir şey olabilir mi? Çevreye karşı işlenen suçların 2 yıl ertelenmesi nasıl kabul edilebilir? Bu yaklaşımlar önümüzdeki süreçte bu toplantıdaki değerli konuşmacılarımız gibi bir çok uzmanımızın ve insanlarımızın katkısıyla kırılacaktır. Prof. Dr. Demir İnan: Temiz Enerji Vakfı Başkanı Temiz ve tükenmez enerjiler giderek önem kazanıyor. Ben özellikle yenilenebilir enerji yerine, ’temiz ve tükenmez enerjiler’ tanımını kullanıyorum. Dünyada 2004 yılı sonu olarak baktığınızda temiz ve tükenmez enerji türlerinde ciddi bir artış olduğunu görüyoruz. Temiz ve tükenmez enerjilerin ürettiği güç 160 bin megavata çıkmış. Bu güç, dünyada toplam kullanılan enerjinin % 4’ü dolayındadır. Bu değerler bize önemli bir artışı gösteriyor. Sıcak su ve ev ısıtma için kullanılan temiz- tükenmez enerjilere baktığınızda; o da 225 bin megavat ısı olarak karşımıza çıkıyor. Bunların içinde jeotermal ile doğrudan ısıtma, yer içi (toprak) ısısından yararlanarak ısıtma sistemleri de var. Güneş enerjisinden sıcak su elde eden ev sayısı da 40 milyon dolayına çıkmış durumda. Yer ısısıyla ve ısı pompasıyla ısınan ev sayısı da 2 milyon dolayında. Ulaşımda kullanılan yakıta bakarsanız, Etanol ve Biodizel üretimi var. Etanol üretimi yılda 31 milyar litreye, Biodizel üretimi de 2,2 milyar litreye çıkmış. Bu değerler yıllık 120 milyar litrelik benzin üretiminin % 3’ü dolayına erişmiştir. Güneş enerjisi ile sıcak su elde eden ülkelerde 2004 sonu itibariyle başta Çin yer alırken üçüncü sırada Türkiye yer almaktadır. Ayrıca güneş enerjisi ile sıcak su elde etme konusundaki büyümeye bakarsak, güneş gözelerinin şebekeye bağlı olanları doğrudan ürettiği güneş enerjisini çift taraflı sayaçlı şebekeye verme olanağına sahipler. Buradaki büyüme hızı % 60. Rüzgar türbinindeki artış % 28, biodizelde % 25. Ancak biokütle ve yer içi ısısının kullanımındaki ve küçük su gücündeki artış- elektriğe dönüştürülmesi dolayısıyla- olağan bir artış hızı gösteriyor. Ama diğerlerinde ciddi bir büyüme hızı olduğu gözüküyor ki, bu da bize önemli ipuçları veriyor. Güneş gözesinin-güneş pili- sanayide kullanımı 1999’da ilk kez 1000 megavat gücüne ulaştığında kutlamalar yapılmıştı. Bu değer 2004’de 4000 megavata, yani 4 katına çıkmıştır. Dünyada yıllık güneş gözesi üretimi de 2004’te 1100 megavata ulaşmıştır, artık seri üretimler devrededir. 2004 yılında Çin’de güneş gözesi üretimi yıllık olarak 70 megavata ulaşıyor. Bunlardan yapılan petek üretimi de 50 megavattan 100 megavata çıkmış durumda. Hindistan’da 8 adet güneş göze üretim tesisi ve 14 de güneş peteği üretim tesisi bulunuyor. Şebekeye bağlı güneş enerjisi-elektrik sistemlerinde en başta Japonya geliyor. Onu Almanya ve ABD izliyor. 2004 yılında bu ülkelerde 400 bin den fazla evde, çatılarda güneş-elektrik sistemleriyle üretilen elektrik şebekeye verilmiş durumda. Bunların büyük çoğunluğu da yine Japonya’da bulunuyor. Rüzgar enerjisi pazarında ise 2004 yılı itibariyle başı çeken ülkeler İspanya ve Almanya’dır. Bu ülkelerde 2000 megavatlık tesisler kurulmuş durumda. Ayrıca Hindistan, ABD ve İtalya’da da ciddi artışlar gözüküyor. Eskiden 10 megavata kadar olanlara küçük su gücü deniyordu, şimdi onu biraz daha büyüttüler artık 50 megavata kadar olanlara küçük su gücü santralleri deniliyor. Bu küçük su gücü santrallerinin yarısından fazlası da Çin’de bulunuyor. Bu santrallere 2004’de 4000 megavatlık bir eklenti yapılmış durumda. Bunların başında da Avustralya, Kanada, Hindistan, Nepal ve Yeni Zelanda gibi ülkeler geliyor. Biokütleye bakacak olursak, Biokütleden ısı ve elektrik üretiminde Avrupa’da başı çeken ülkeler arasında Avusturya geliyor. Özellikle Kuzey Avusturya bu konuda çok iddialı. Finlandiya, Almanya ve İngiltere de Biokütle’den yararlanan ülkeler. Yer içi ısısından yararlanmada 76 ülke sayılabilir. Bunların 24’ünde yer içi ısısından, elektrik elde etmeden yararlanılıyor. Yer içi ısısından yararlanma uygun şekilde olduğunda gerçekten temiz bir kaynak ve giderek de artma eğiliminde. 2000-2004 yılları arasında yer içi ısısından elektrik elde etme konusunda 1000 megavatlık bir ek üretim oluşmuş. Yer içi ısıdan ısı elde etmekte ise aynı tarih aralığında neredeyse 2 kat artışla 13000 megavatlık bir artış var. Öte yandan en az 13 ülke, bu dönemde yer içi ısısını kullanmaya başlamış. Güneşle sıcak su elde etmede kullanılan güneş toplaçlarıyla oluşturulan en büyük pazar Çin’de bulunuyor. 2004’deki artışın % 80’i Çin’de gerçekleşmiş. Yine 2004 yılında Çin’de satılan toplaçların kapsadığı toplam alan 13,5 milyon metrekare. Bu değer var olan alanın % 26’lık artışını gösteriyor. Başka önemli bir nokta da Çin’de güneş toplacı üretimi için 250 bin kişi çalışıyor. Yani ciddi bir iş alanı söz konusu. Etanol üretiminde hep Brezilya başta ve 2004 yılında da yine 30 milyar litrenin 15 milyar litresini Brezilya üretiyor. İkinci ülke olarak da ABD var. Avusturya, Kanada gibi diğer ülkelerde de başladı. Biodizel üretimi ise 2004 yılında 2 milyar litreye çıktı. Üreticilerin başında da Almanya, Fransa, İtalya ve ABD geliyor. Avrupa’da 2010 yılına kadar üretilecek elektriğin % 21’i ve kullanılacak toplam enerjinin de % 12’sinin temiz ve tükenmez enerjilerden sağlanması gibi bir hedef çizilmiş durumda. En az 48 ülkenin temiz tükenmez enerjilerden güç elde edebilmesini destekleyen yasa ve yönetmelikleri var. Bu hedeflere ulaşabilmek için hükümetlerin bir takım özendirici yasalar, yönetmeliklere yöneldiğini görüyoruz. Bunların içinde en çok şebekeye besleme destekleri söz konusu. Yani ürettiğiniz elektrik, eğer istenilen nitelikte bir elektrik ise şebekeye belli bir düzeyde geri besleyebiliyorsunuz. Bu da özendirilen bir yaklaşım. Bu konuda Almanya çok ciddi rakamlarda geri beslemeyi alıyor, 43-50 Avro/kWh önemli bir özendirici etki sağlıyor. Japonya’da da benzer bir uygulama var. Ayrıca destekleme adına çeşitli kampanyalar da yapıyorlar. Örneğin ABD’de 1 milyon çatı, Japonya’da 70 bin çatı gibi kampanya projeleri var. Biz de Temiz Enerji Vakfı olarak 2002 Çatı kampanyasını başlattık, 2 çatıyı kaplattık, 2000 çatı kaldı. Çatılarda güneş-elektrik sistemi kurup şebekeye bağlanması çalışmalarının desteklenmesinde hükümetlerin finans desteği de var. Kuracağınız sistem maliyetinin belli bir yüzdesini hükümetten alabiliyorsunuz ya da vergi indirimlerinden yararlanabiliyorsunuz. Sıcak su konusunda da, artık ülkeler ciddi önlemler alıyorlar. Bazı ülkelerde yeni yapılan evlerde güneş enerjisinden sıcak su elde edilmesi zorunlu duruma geliyor. Biz bunu vakıf olarak da çok destekliyoruz. Çünkü daha sonradan konan güneş toplaçları büyük bir görüntü kirliliği yaratıyor. Yine bunların bakımları da uzun yıllar içinde yapılmadığı için ve paslanabilir malzemelerden yapıldığı için ilerde herhangi bir kaza anında kimin sorumlu olacağı da bilinmiyor. Bina yapılırken mimarlık aşamasında bu iş planlanıp çözülebilirse, hem görüntü kirliliğinden, hem de olası tehlikelerden uzak kalınmış olacak. Mesela İspanya’da Barselona ve Madrid’de, İsrail’de böylesi uygulamalar yapılıyor. Biz de vakıf olarak TOKİ’ye başvurduk ve bu konuda örnek bir site yapılmasını istedik. TOKİ’nin bize verdiği yanıt; hükümetin verdiği finansla mümkün olan en fazla sayıda konut yapılmasını istediği, böyle bir proje dolayısıyla ek maliyet çıkarsa, daha az sayıda konut yapılacağından hükümetin buna karşı çıkacağı şeklinde oldu. Son olarak 2004 yılında büyük su gücünü dışarıda bıraktığımızda, sadece temiz tükenmez enerjilere yapılan yatırım 30 milyar ABD doları civarında. Bu rakamlar artık bu piyasanın belli bir olgunluğa eriştiğinin temel bir göstergesidir. Ülkemizde Güneş enerjisi olarak Türkiye toprakları üzerinde düşen güneş ve ondan elde edilebilecek enerji, yıllık 80 milyar ton petrol eşdeğeridir. Ancak bizim aşağı yukarı 80 milyon tonluk bir enerji bütçemiz var. Kullanamadığımız bu büyük potansiyelden birebir yararlanmak söz konusu değil ama bir verimlilik analizi de yapmak gerekir. Rüzgar enerjisi konusunda ise, Türkiye’nin rüzgar atlası yapıldı. Elektrik Etüd İdaresi ile, Devlet Meteoroloji İşleri’nin bu haritayı çıkarması çok önemli bir eksikliği giderdi. Bu atlasa göre kuramsal bir hesap yaparsanız, 88000 megavatlık bir potansiyel çıkıyor. Fakat bugün için uygulanabilir ve kurulabilecek 10-15 bin megavatlık bir potansiyel söz konusu. Almanya bu enerji türüne ciddi yatırım yapıyor. Halen 19 bin megavatlık bir rüzgar gücü sağlanmış durumda. Şimdilerde Balıkesir’de 30 megavatlık yeni bir tesis devreye giriyor. Bugünlerde Türkiye’de nükleer enerji konuşulurken, bir nükleer santrali 1000 megavatlık olarak alıp rüzgar enerji kapasitemize göre değerlendirirseniz, 15 tane nükleer santrale karşılık gelecek rüzgar gücümüzün olduğu ortaya çıkar. Biokütleye bakacak olursanız, 1999 değerlerine göre- rakamlarda bir geriye gidiş de var- odun tüketimi 17,5 milyon ton civarındadır, bunun ısıl değeri de 300 Kg/Kalori’dir. Tezek ve bitki atıkları da 6 milyon ton olarak gözükmektedir. Bunların kullanım amacı ve şekli de yakmak suretiyle ısıya dönüştürülmesi biçiminde gerçekleşiyor. Bio enerji olarak yıllık potansiyelimize bakacak olursak 16 milyon ton petrol eşdeğeri olarak ortaya çıkıyor. Bildiğiniz gibi bio enerjinin yıllık bir yinelenme hızı var. 2001 yılı başında toplam potansiyelimizin % 34’ünü kurulu su gücü, % 9’unu da kurulmakta olan su gücü oluşturuyor. Ancak biz yine temiz tükenmez enerjiler olarak küçük su gücü santrallerine bakıyoruz; bunların payı 50 megabayta çıktı ve % 2 dolayında. Yer içi ısısından iki türlü yararlanıyoruz. İlki yeraltından aldığımız sıcak su buhar çıkışları ve ikincisi de yeryüzünden ısı pompalarıyla çekilen ısı. Türkiye’de bu konuda çok kayda değer bir uygulama yok ama Avrupa’da özellikle 1975’lerden sonra bu konuda ciddi uygulamalar ortaya çıktı. Bizde bu konuda yeni bir uygulama olarak sadece Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nin yaptığı enerji verimli evde bir ısı pompasıyla ısınma söz konusu oldu. Fakat potansiyelimiz konusunda, 5 milyon konut ısıtma eşdeğerinde çok ciddi bir kapasitemiz var. Bunun yanında da 2000 megavatlık elektrik gücünden söz ediliyor. Yine bugün kullanılan tutarlara bakacak olursanız aşağı yukarı 52 bin konutta ısıtma sağlıyoruz. Bu alandaki araştırmacı insan kaynaklarımızı gerek hükümetçe gerek özel sektörce güdümlü projelere yöneltilmesinde yarar olduğu görüşündeyiz. Dr.Ümran Serpen Öğretim Görevlisi-İTÜ Termodinamik yasaları, kirletmeyen ürün diye bir şey olmadığını söylüyor. Bundan dolayı sıfır kirlenme, sıfır sosyal etki ancak sıfır ekonomik etkinlikle mümkün. Biz ancak bir projede kirlenmenin minimize edilebileceği ve toplum refahının artırılacağından bahsedebiliriz. Çoğu zaman jeotermal enerji; temiz enerji, yeşil enerji olarak lanse ediliyor. Aslında bu hem doğru hem de değil. Nerden baktığınıza bağlı. Eğer jeotermal enerjiyi doğru kullanırsanız diğer enerji kaynaklarına göre çevreyi çok az kirleteceksiniz. O zaman da jeotermal enerji yeşil enerji haline gelecek. İzlanda Reykjavik örneği, jeotermal enerji kullanımı konusunda çok çarpıcı bir örnektir. 1920’li yıllarda Reykjavik kömürle ısıtılıyor ve kentin üzerindeki kesif bir is oluşuyor. İzlanda, rüzgarın çok fazla olduğu bir yer. O kadar fazla ki, ağaç yetişmiyor. Ama buna rağmen önlenemeyen bir kirlilik söz konusu. İzlandalılar 1920’lerden sonra jeotermal enerji ile ısınmaya karar veriyorlar ve bugün baktığınızda o dönemlerdeki yoğun hava kirliliğinden eser yok. Jeotermal enerji fiziksel çevremize nasıl etki ediyor ? Önce arazimizi etkiliyor. Jeotermal enerjiyi bulduğumuz, işlettiğimiz yerdeki araziyi çok etkiliyor. Büyük gürültü yaratıyor. Eğer yakın çevrede insanlar yaşıyorsa, bu gürültü onları etkiliyor. En önemlisi de yer altından jeotermal akışkanı çektiğiniz zaman, bulunduğu yerde göçmelere neden olabiliyor. Eğer o civarda insanlar yaşıyorsa, bu hayati bir etki yaratıyor. Yaratılan sismisite denilen bir olay var. Jeotermal enerji ürettiğiniz zaman sismik hareketler oluşmuyor ama jeotermal akışkanı yer altına tekrar bastığınızda, bazı sismik olaylar yaşanıyor. Bu uygulamanın etkileri belli yerlerde gözlemlenmiş durumda ve bunlar içinde oldukça önemli olanları var. Son katıldığım bir toplantıda 3 şiddetinde depremlere yol açtığı belirtildi. Dünyanın en büyük jeotermal sahası olan ve 25-30 kilometre büyüklüğündeki Amerika California’da ’Gayzer’ adıyla anılan bu sahanın etrafında yaşayan insanlar oluşan sismik etkilerden şikayetçiler. Bildiğimiz tüm termik santraller ısı deşarjı yaparlar. Ama jeotermal enerji düşük sıcaklıklardan elde edildiği için deşarj ettiği ısı diğer termik santrallere göre çok daha fazla. Bu oran 4 ile 10 kat arasında olabiliyor. Mesela Hamitabat’ta 600 megavatlık bir doğal gaz santralı var. Bu santral kurulduktan sonra çevresinde kuru bir hava ve kuraklık yaratarak lokal bir iklim değişimi yaratmış. Bu oldukça büyük bir santral ama 100 megavatlık bir jeotermal santral da bu etkiyi yaratabiliyor. Dolayısıyla ısı deşarjı oldukça önemli. Su kaynakları açısından önemli etkileri var. Çünkü jeotermalden elektrik enerjisi elde ettiğiniz zaman soğutmada suyu kullanıyorsunuz, eğer o civarda su kaynakları pek fazla değilse bu çevreyi oldukça etkileyecek bir durumdur. Çok miktarda ağaç kesiliyor, yollar için, boru hatları için, santral için, kuyular için. Dolayısıyla çevreyi çok etkiliyor, bazı yerlerde ziraatı etkiliyor. Mesela El Salvador’da çalıştığım yerlerde kahve bitkileri üretilen yerleri çok etkilediğini görmüştüm. Jeotermal enerji dışarıya sadece buhar atıyor deniliyor ama attığı buhar, daha önce de söylediğim gibi orada bir mikro iklim, kurak bir iklim yaratabiliyor. Gürültü konusuna gelince, değişik gürültü kaynakları var. Mesela sondaj yapıp kuyulardan birini açtığınız zaman bunların işlemleri sırasında değişik ses seviyeleri var; 114, 100, 92 dB ve benzeri gibi. Tüm bunlar çevrede yakın yerlerde yaşayan insanlar varsa insan kulağını rahatsız edecek seviyede gürültüler. Kimyasal etkisine gelince jeotermal gelişimin; gaz deşarjı var. Dışarıya çıkan gazlar arasında daha çok H2S, CO2 ve amonyak bulunuyor. Bunlardan en önemlisi tabi ki CO2. Özellikle ülkemizin kaynaklarındaki CO2 oranı dünyadaki diğer kaynaklara göre oldukça yüksek. Hatta o kadar yüksek ki mesela, bazı santrallerimizde jeotermal enerjiden elektrik üretirken nerdeyse bir doğal gaz santralının 3/4’ü kadar karbondioksit üretebiliyoruz. Bu bizim kaynaklarımızın doğasında var. Burada jeotermal rezervuarı işletiyoruz ve böylece CO2 sayesinde jeotermal rezervuarda akış daha kolay oluyor. Yüksek CO2 miktarı bir yandan çevreye zarar verebileceği gibi, onun sayesinde biz kaynağımızı daha etken bir şekilde de işletebiliyoruz. Bildiğiniz gibi H2S oldukça rahatsız edici bir gaz ama bizim jeotermal kaynaklarımızda çok fazla yok. Dünyanın belli yerlerinde özellikle kuru vaha sahalarında H2S son derece fazla, bunun elimine edilebilmesi için Amerika’da ciddi araştırmalar yapılıyor ve önemli miktarda yatırımlar yapılıyor. Jeotermal su deşarjı oldukça önemli. Özellikle bizim sularımız soda karakterli sular ve nehirlerimize karıştığı zaman, bunların tarımda kullanılması pek mümkün değil. Bunun dışında en önemli kirleticiler lityum, bor, civa ve arsenik’tir. Bizim jeotermal sularımızda arsenik tehlikeli değerlerin altında bulunuyor ama bor Türkiye’deki jeotermal kaynaklarda son derece etken. Bor da tarımı etkileyen bir element. Özellikle bora karşı çok hassas olan tarım ürünleri var. Katı atıklarımız da var; kalsiyum karbonat, silika gibi. Bunlar aslında çevreye görüntüsel olarak etki ediyor ama insanlara ve bitkilere pek zararlı değil. CO2 emisyonları konusunda ise, dünyadaki duruma baktığınız da jeotermalin çok avantajlı olduğu görülüyor. Ama bizdeki durum böyle değil. Jeotermalden elektrik elde edilen sahalarımızdaki değer; yaklaşık 500 civarında. Dolayısıyla o kadar da avantajlı sayılmaz. Şimdi jeotermal gelişimin biyolojik etkisine bakarsak; lityum özellikle narenciyeyi çok etkiliyor. İnsan sağlığı ve sudaki hayata zararlı bir etkisi yok. Arsenik kanserojen ekiler yapıyor ve bildiğiniz gibi çok yüksek konsantrasyonlarda çok zehirleyici bir element. Bor bitkilere zararlı, fakat sudaki hayatı etkilemiyor. Civa, bildiğiniz gibi beslenme zincirinde birikme yaptığı için oldukça tehlikeli. H2S, 0.01 ppm’de koku olarak bizim tarafımızdan algılanıyor, 15 ppm üzerinde gözlerimizde yanmaya neden oluyor, 150 ppm üzerinde felce neden olabiliyor. 100 ppm civarında ani ölümlere de neden olabiliyor. Özellikle ülkemiz jeotermal kaynaklarındaki elementlerin değerleri, bu kadar zararlı etkilere sahip gözükmüyor. Bunun için şanslı sayılabiliriz. Jeotermal bileşenlerin saptanan eşik değerlerin üzerine çıkması halinde tatlı su hayatını olumsuz yönde etkiliyor ve çevremizi kirletiyor. Tarıma etkisine baktığınızda özellikle bor’un % 0,75 mg/l üstüne çıkmaması lazım ama, bor’un 0,5 mg/l’de de bazı ürünlere zararlı olduğunu biliyoruz. Jeotermal suların bu taşıdığı zararlı maddelerden kurtulmak için neler yapmalıyız? Reenjeksiyon bunun için en önemli çözüm yolu. Bu nasıl yapılıyor? Çıkan jeotermal suyu alıp, tekrar aynı rezervuara enjekte ederek gerçekleştiriliyor. Bu yöntemin, kaynağın devamlı şekilde işletilebilmesi açısından faydası var. Kaynağı hidrolik ve ısı olarak da besleyebiliyorsunuz. Eğer jeotermal suyun sıcaklığını koruyamazsak, çevreden gelen daha soğuk sular bizim jeotermal kaynağımızı soğutabilir. Göçükler de bu sayede önlenebilir. Eğer bir reenjeksiyon yaparsak yeraltındaki basıncın düşmesini önleriz ve göçük sorunu ortadan kalkar. Yüzey sularının kimyasal olarak değilse de, ısıl olarak kirlenmesini önlüyoruz. Bir de jeotermal gelişimin sosyo-ekonomik etkileri var. Önce yasalar var, ÇED raporu var. Elbette ÇED raporu almadan herhangi bir işlem yapamıyorsunuz. Bu hem ülkemizde hem yurtdışında çok önemli. Özellikle Amerika’da bana söylenen, bir jeotermal projenin lisans alabilmesi için 10 yıl geçiyor. 10 yıl boyunca bu işe yatırım yapanlar özellikle avukatlara çok para harcıyorlar. Bu da önemli bir yatırım bileşeni haline geliyor. Çünkü 10 yıl insanları bıktıracak bir süre. Bizde böyle değil, ÇED raporu alındıktan sonra, lisans alınması daha kolay. Etkilenen sektörlerin ve kültürel sınırların tanımlanması gerekiyor. Kültürel sınırlar için Pamukkale Karahit gibi yerlerimizi örnek verebiliriz. Oralarda çok ciddi etkilenmeler var. Sosyo-ekonomik değerlendirme yapılması lazım. Bunun için anketler, danışmalar, sosyal faaliyet analizlerinin yapılması gerekiyor. Halkın rızasını almadan herhangi bir projeyi özellikle de bir jeotermal projeyi yürütmek pek mümkün değil. Türkiyemiz’de jeotermal enerjinin çevreye etkisini çok net saptayamıyoruz. Reenjeksiyon uygulanıp uygulanmadığı pek belirgin değil. Denetimin yeterli olduğunu söyleyemiyoruz. Denetimin olmaması, yasanın olmamasından kaynaklanıyor. Reenjeksiyon uygulamalarından bir kısmının da yanlış olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla sahayı soğutuyorsunuz, kaynak elinizden çıkabiliyor. Kültürel mirasımız olan kaplıcalar, merkezi ısıtma sistemlerine feda edilmiş durumda. Bu kaplıcalar Romalılar döneminden beri var ve bizim kültürel mirasımız. Örneğin Bursa’da bir Osmanlı Hamamı var ve hemen yakınında ısıtma projesi geliştirmek istediler. Bir kuyu yaptılar ve kuyudan üretim başlar başlamaz, hamama giden doğal su ortadan kalktı. Onun ötesinde, onun yakınında termal tedavi yapan Uludağ Üniversitesi’nin bir merkezi vardı, onun da suyu bitti. Ondan sora artan şikayetler üzerine bu projeden vazgeçilmek zorunda kalındı. Özellikle Pamukkale, Karahit gibi doğal güzelliklerimizin kirletildiği kanaatindeyim. Artık Pamukkale giderek kararmakta olan bir traverten kütlesi haline geldi. Karahit, Pamukkale’nin yakınında dünyada çok az bulunan kızıl travertenlerin bulunduğu bir yer, onun yanında birçok otel yapıldı, her ev kendine bir pansiyon yapmış, kuyu açmışlar. Sular aşağı çekildi ve eskiden yüzeyden akarken oluşturduğu travertenler artık oluşmuyor. Bir belediye başkanı da tekrar su gelir diye dozerle oraları kırmış. Tüm bunların olmaması gerekiyor. Bir önemli husus da; kaplıca sularına kimyasalların karışması. Kaplıcaların belli kimyasal kompozisyonları var. Bu sular belli hastalıkların tedavi edilmesinde kullanılıyor. Ama bizde yanlış uygulamalar söz konusu. Örneğin o kaynak aynı zamanda başka bir amaçla işletildiği zaman çok fazla su çekiliyor. Çok fazla su çekildiği zaman da bu kuyularda kalsiyum karbonat çökelmeleri oluyor. Bunların önlenmesi için kimyasallar kullanılıyor. Bu kimyasallar acaba tedaviyi ne kadar etkiliyorlar. Bu konuda yapılmış bir araştırma yok. Bunların dışında ruhsatsız ve yetkin olmayan kişiler tarafından delinen kuyular var. Bu çok ciddi bir sorun. Çünkü, bizim jeotermal kaynaklarımız yeraltı suyunun daha altında bulunuyor. Doğru düzgün bir kuyu yapmazsanız, alttaki jeotermal sularla yer altındaki suları ilişkilendiriyorsunuz. O zaman, bizim daha tuzlu olan jeotermal sularımız basınçları daha fazla olduğu için yeraltı sularının içine girip, onları kirletiyorlar. Bu suretle yeraltı sularımız elden çıkıyor. Yine bu tür insanların yaptığı kuyulardan oluşan bazı çevre felaketleri var. Gerekli önlemler alındığı taktirde jeotermal enerji diğer enerji türlerine oranla çevreye etkisi en az olan enerji haline gelebilir. Jeotermal sahalarda reenjeksiyon işlemi hem atıksu sorununu çözer hem de jeotermal rezervuarın ısı ve hidrolik açıdan beslenmesini sağlar. Çökelme eğilimi taşıyan jeotermal suların bu sorununu, kimyasal yöntemler kullanmadan önleyen alternatif çözümler üzerinde araştırma yapılmalıdır. Konut ısıtması için kaplıca rezervuarları kullanılmamalıdır. İşletmeye açılması düşünülen her jeotermal kaynağın kapasitesinin bilimsel bir şekilde belirlenmesi ve reenjeksiyon modelinin similasyon modeliyle belirlenip, ona göre işletilmesi gerekiyor. Aksi taktirde kaynak sürdürülebilir olmaktan çıkar ve sürdürülebilir olmayan kaynak da kaybedilmiştir. ’Yenilenebilirlik’ kaynağa özgü bir durum, ama ’sürdürülebilirlik’ işletmeye özgüdür. Jeotermal kaynakların sorunsuzca kullanılmasını sağlamak ve çevreyle uyum içinde üretilebilmesi için, jeotermal suların aranmasını ve işletilmesini kurallara bağlayacak bir yasanın bir an önce çıkarılması gerekiyor. Dr. Atilla Ersöz TÜBİTAK Inter Governmental on Climate Change raporlarına göre; son yüzyılda küresel sıcaklığın artış oranı ortalama 0.6 derece olmuştur. Gerekli önlemlerin alınmaması durumunda ise bu yüzyılın sonunda sıcaklığın +5 ¡C daha artacağı tahmin edilmektedir. Son 125 yılda dünyamızda 1 trilyon varil petrol tüketilmiştir. Küresel orman varlığımız 1850 ile 1980 yılları arasında % 15 oranında azalmıştır. Uzun yıllardır kutuplardaki buzul alanların erimesi çok büyük çevre felaketlerine yol açmıştır. Bunun yanında okyanusların ısıl içeriğinin ve global deniz seviyelerinin yükselmesi de bir başka çevre etkisi olarak da karşımıza çıkmakta. Tabi ki çok daha fazla bilinen CO2 ve sera gazlarının dünya üzerindeki etkisi de dünyanın ortalama sıcaklığının artışında önemli bir rol oynamakta. Bunlara alternatif çözümlerde, teknik ve ekonomik gelişme fırsatları nasıl sağlanabilir? Burada birtakım boyutlar var. En önemlisi Ar-Ge boyutu ve buna bağlı olarak maliyetlerde sağlanacak düşüştür. Üretimin ve tesisin boyutlarını da bununla beraber değerlendirmek gerekir. Özellikle 2002 ve 2010 projeksiyonlarına baktığınızda farklı teknolojilerin küçük hidrolik, güneşten elektrik, yoğunlaştırmalı güneş enerjisi, biokütle, jeotermal enerji ve rüzgar gibi alternatif kaynakların üretim ve yatırım bazında maliyet hedefleri tutturulmak istendiği görülür. KYOTO Protokolü ile karşımıza çıkan ve şu an dünyanın üzerinde yoğun olarak çalışmalar yaptığı karbondioksit, metan, azot oksitler, kükürt oksitler ve bunun gibi tüm endüstriyel ve insan kaynaklı atıkların da indirgenmesine yönelik bir takım teknoloji geliştirme çalışmaları yapılmakta. Bunların içinde en önemlileri özellikle gaz temizleme ve ileri enerji teknolojileridir. Hidrojen üretiminin saflaştırılması ve depolanması temiz üretim teknolojileri içersinde yer alabilir. Ancak sonuç olarak çevreye karbondioksit ve diğer atıkları veriyorsanız, o bir temiz üretim olmaktan çıkacaktır. Eğer önlemler alınırsa, temiz üretim teknoloji arasında yer alabilir. Düşük sıcaklıklı yakıt pili teknolojileri ve yüksek sıcaklıklı yakıt pili teknolojileri de hidrojenin uygulanabileceği iki ana teknoloji alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun yanında içten yanmalı hidrojen motorlarını da unutmamak lazım. Bildiğiniz gibi hepimizin hayatta karşı karşıya kaldığı bir enerji güvenliği sorunu var. Aynı zamanda da yakıt ihtiyacı sorunu var. Hidrojen ekonomisine geçişin, bunun üstesinden gelebilecek alternatiflerden biri olabileceği söyleniyor ve yaklaşık 2050’li yılları bulabileceği belirtiliyor. Bu anlamda ekonomik alanda rekabetin hava kalitesi, insan sağlığı ve çevre sağlığının ve aynı zamanda az önce belirttiğimiz sera gazı emisyonunun indirgenmesi de, bu tip teknolojilere olan ilgiyi artırıyor. Hidrojen ekonomisinin değişik bileşenleri var; yakıttan tutun da üretimden, depolamaya, dağıtıma, dönüşüme ve evsel uygulamalara ya da sanayi uygulamalarına, ulaşım uygulamalarına kadar bir çok alternatifi mevcut. Fosil yakıtlı bir ekonomiyle yaşıyoruz. Belki bundan 100 yıl sonra da Ğkaynaklarımız elverdiğince- fosil yakıtlı bir ekonominin içinde olacağız. Yani tüm dünyanın kaynakları kısıtlı, dolayısıyla başka bir ekonomiye geçmek zorundayız. Bu hidrojen enerjisi olursa eğer, burada bir çok parametrenin de rol aldığını görüyoruz. Bunlardan bir tanesi destekleyici bir politik çevre. Yani politika olmadan herhangi bir teknolojiye geçmeniz ve o teknolojinin yaygınlaşması mümkün değil. Bu anlamda desteklenmek gerekiyor. Stratejik bir araştırma planı; yıllara yayılmış, uygulama planları olan, maliyet figürleri olan bir araştırma planına ihtiyaç var. Yayılma stratejisine ihtiyaç var; toplumun tüm kesimleri tarafından kabullenilmesi gerekiyor. Hidrojen ve yakıt pili teknolojileri için yol haritalarına ihtiyaç var ve aynı zamanda da geliştirilmiş teknoloji ortaklıklarına ihtiyaç var. Japonya’da hidrojen pili çalışmaları son derece önemli. Endüstrilere ve son kullanıcılara teşvikler veriliyor. Hem yerleşik uygulamalarda hem de diğer küçük uygulamalarda özellikle düşük ve yüksek sıcaklıkta yakıt pilleri çalışılmakta. ABD’de ve Kanada’da çok yoğun çalışmalar yapılıyor. Özellikle Kanada’da son derece ileri gitmiş teknoloji uygulamaları var ve çok fazla şirket bununla ilgili ortaklıklar kurarak çalışmalar sürdürüyor. Biliyorsunuz Türkiye 2002 yılında AB’nin 6. Çerçeve Araştırma Programı’nın bir üye oldu, 4 yıllık bir programdı. Fakat kömür 6. Çerçeve Programı’nda yer almıyordu. Şimdi, 7. Çerçeve Programı kapsamında temiz kömür yakma veya gazlaştırma teknolojileri dediğimiz teknolojiler yer alıyor. ABD’de bu çok önce başlamıştı, Avrupa’da da birtakım aktiviteler var. Avrupa’da bu aktivitelerin içersinde çok önemli bir platform olan ve 2002 yılında kurulan hidrojen ve yakıt pili platformu çalışmalarını sürdürüyor. Çok genel hedefleri var ve 2020’li 2030’lu yıllarda ekonominin bileşenlerinin yaratılması yönünde çalışmaları sürdürüyor. Bunun içinde en önemli konu sürdürülebilir enerjinin, yenilenebilir enerjinin ya da temiz tükenmez enerjilerin ekonomik ve çevre dostu, yeterli kaynak sağlayıcı şekilde yer alması hedefleri var. Yakıt pilinin yerleşik uygulamalarda, araştırma gerektiren alanlarının maliyetlerinin azaltılması, yüksek verim, endüstriyel boyutlarda olması, yakıt esnekliği, ömür, güvenilirlik ve sağlamlık açısından da değerlendirildiğini görüyoruz. Tüm bunlar toplumun benimseyebilmesi için gerekli. Eğer toplum benimsemezse, sizin çabalarınız boşa gidecektir. Onun için bütün bunların denenmesi ve bunlar için araştırmalar yapılması gerekli. Aynı şekilde bunların kojenerasyon uygulamaları çok önemli. Aynı şekilde hem ısı, hem elektrik, hem soğutma uygulamaları çok önemli. AB bunların üzerinde de hedefler koymuş. Orta vadeli bakışta yakıt pilleri için 2015- 2030 hedeflerinde 40 bin saatin üzerinde ve % 65-70 verim içeren sistemlerden bahsediliyor. Yerleşik uygulamalarda 2030- 2050 dönemine baktığımızda da ileri termal ve nükleer santrallerin büyük ölçekli yakıt pil santralleriyle beraber yer alması hedefleniyor. Yakıt pilinde ulaşım uygulamaları ki; ulaşım bildiğiniz gibi çevreyi en çok kirleten etkenlerden bir tanesi. Bu konuda özellikle düşük sıcaklıklı yakıt pillerinin araçlarda uygulanması ve böylece çevreye en aza etki sağlayacak bir teknolojinin yaygınlaştırılması hedefleniyor. Burada modül faaliyetlerinin düşürülmesi gerekir ya da verimlerin artırılabilmesi için çalışma sıcaklığı aralığının, memran dediğimiz yakıt pili içinde geçirgenliği, elektrik akımının iletilmesini sağlayan malzemelerin çalışma sıcaklıklarının artırılması gerekir. Yakıt pili ve modüllerinin verimi ve güç yoğunluğu da çok önemli. Burada diğer önemli bir konu da ülkemizde çok önemli olarak görülen fakat üzerinde çok yoğun araştırmalar yapılmayan ileri hibrit bataryaları yani enerjinin depolandığı sistemler hakkında da yeni çalışmaların yapılması hedefleniyor. Hidrojen depolamanın da 500 km araç aralığının da üzerine çıkarılması bir başka hedef. Araştırma bütçelerine baktığımızda; 2005 yılında Japonya, 284.8 milyar Yen, yani 2.7 milyar ABD Doları’nı araştırmalarına ayırmış. ABD’ye baktığımızda yine 2005 yılında sadece hidrojene 379.1 milyon dolar ayırmış. Kanada 110 milyon Kanada Doları, Avrupa Birliği de 6. Çerçeve Programı kapsamında 150 milyon avro ayırmış. Bütün bunlar bize araştırmanın ne kadar önemli olduğunu, bu durum bize bu konulara ne kadar önem verildiğini de gösteriyor. Enerji üretim teknolojileri alternatiflerine baktığımızda yakıt pilleri örneğinde olduğu gibi yenilenebilir enerjilerin ya da temiz-tükenmez enerjilerin sınırsız sayılmakla beraber, kullanımının belli nedenlerden dolayı sınırlı olduğunu görüyoruz. Uluslararası Enerji Ajansı’nın verilerine göre dünya enerji üretimindeki payının % 10’u geçmesi, kısa ve orta dönemde olası görünmemektedir. Kömür hem ülkemiz hem de dünya ölçeğinde önemli bir kaynak. Fosil yakıtlar içinde kömürün bazı kaynaklara göre 250 bazı kaynaklara göre 450 yıllık ömrü olduğu söyleniyor. Bu yüzden de enerji olarak eğer temiz yakma veya gazlaştırma teknolojileriyle kullanılır ise özellikle ülkemizin düşük kalorili linyitlerinin önemli bir kaynak olduğunu görebiliriz. Sonuç olarak, ülkemizde sürdürülebilir bir enerji hamlesi var. Buna Çevre Bakanlığımız ve Enerji Bakanlığımız da son derece destek oluyorlar. Bu konuda yapılan araştırmalara da hükümetimiz destek oluyor. Özellikle 2005 yılında TÜBİTAK’ın koordinasyonunda yürütülen bir program var. Ülkenin tüm kaynaklarını tüm organlarını bir araya getirecek; üniversitelerini, sanayisini bir araya getirecek, ulusal bir program oluşturma projesi var. Araştırma bütçeleri konusunda eskiden hayal bile edilemeyen rakamlar söz konusu. Örneğin sadece 2005 yılında araştırma bütçesi olarak ayrılan rakam; yaklaşık 300 milyon avro. 2006 yılında ise bu rakam ikiye katlanmış durumda. Bu finansman kaynağı hangi araştırmalar üzerinde yoğunlaşmalı? Enerji kaynağının teknik teknolojik uygulanabilirliği ve çevre dostu teknolojilerin üzerinde yoğunlaşmalı diye düşünüyoruz. Türkiye’de de enerji kaynağı olarak aynı zamanda da bu teknolojileri kullanarak ve de büyük ölçüde dışa bağımlılıktan kurtularak bir takım yerlere gelinebileceğine inanıyoruz. Sürdürülebilir kalkınmayı sağlayabilmek için enerji güvenliği açısından da ulusal enerji kaynaklarımızı temiz ve verimli bir şekilde kullanmamız gerekiyor. Çevre dostu temiz teknolojilerin geliştirilmesi alternatif olacaktır. Hidrojenin ve sıvı yakıt üretimlerinin özellikle biodizel ve bioetenol gibi maddelerin de üretilmesinin hedeflenmesi gerekiyor. İlginizi çekebilir... Wilo Next Generation Programı Yeni Nesil Liderlerini Mezun EttiWilo Türkiye, satış ve hizmet ekosisteminin geleceğini şekillendirecek genç profesyonelleri geliştirmek amacıyla hayata geçirdiği Wilo Next Generation... III. SUKİ Teknoloji Zirvesi'nde Yapay Zeka ile Su Yönetimi Ele Alındıİstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) ev sahipliğinde düzenlenen III. SUKİ Teknoloji Zirvesi, İstanbul'da gerçekleştirildi.... Akdeniz ve Marmara'da Sıcaklık Stresi ArtıyorDeniz Kâşifi, 2025 yılında Akdeniz ve Marmara'da yaptığı kesintisiz ölçümlerle iklim değişikliği, aşırı hava olayları, oksijen seviyeleri ve müsi... |
|||||||||||
©2026 B2B Medya - Teknik Sektör Yayıncılığı A.Ş. | Sektörel Yayıncılar Derneği üyesidir. | Çerez Bilgisi ve Gizlilik Politikamız için lütfen tıklayınız.