Su ve Çevre Teknolojileri Dergisi 216. Sayı (Temmuz 2026)

44 SU VE ÇEVRE TEKNOLOJİLERİ • 07 / 2026 RAPOR ekolojik kriz ortaya çıkmıştır. Bu sorunun en ağır boyutlarından biri de dünyanın en kirli nehirleri arasında gösterilen Ergene Nehri sularının, zaman zaman arıtma sistemleri by-pass edilerek ya da yetersiz arıtılarak Marmara Denizi’ne derin deniz deşarjı yöntemiyle bırakılmasıdır. Buna İstanbul’un ileri biyolojik arıtma oranının yetersizliği, Marmara Bölgesi’nde hızla artan endüstriyel tesislerin kontrolsüz deşarjları ve tarımsal yüzey akışları da eklenince, Marmara Denizi ekosistemi bugün geri dönüşü son derece güç bir çöküş sürecine girmiştir. Son yıllarda yaşanan müsilaj (deniz salyası) olayı, bu krizin kamuoyunda görünür hale gelen yüzü olmuştur. Ancak bu yalnızca buzdağının görünen kısmıdır. Denizin çözünmüş oksijen miktarı pek çok bölgede sıfıra yaklaşmış, deniz tabanında çamurlaşma ve toksik maddelerin birikimi artmış, balık popülasyonları ve denizel biyolojik çeşitlilik ciddi biçimde zarar görmüştür. Yüzeyden yapılan müsilaj temizliği geçici bir çözüm olmanın ötesine geçememekte, köklü arıtma politikaları uygulanmadığı sürece ekosistem giderek tükenmektedir. Bu tabloya rağmen, 22 Mart 2024 tarihli Resmî Gazete kararıyla Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) Marmara Denizi’nde petrol arama izni verilmesi, çevresel riskleri daha da artıracak yeni bir tehdit olarak gündeme gelmiştir.4 Oysa 5 Kasım 2021 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Marmara Denizi, Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilerek zengin flora ve faunası, Karadeniz ve Akdeniz biyolojik çeşitliliği açısından taşıdığı önem nedeniyle korunması gereken nadir alanlarımızdan biri olarak tanımlanmıştır. Petrol arama ve olası sondaj faaliyetleri, deniz tabanında ciddi sarsıntılar yaratacağı gibi, deniz tabanındaki mevcut kirletici çökellerin yeniden hareketlenmesine, plankton patlamalarına ve biyolojik çeşitliliğin daha fazla tahrip olmasına yol açacaktır. Kapalı bir deniz olması sebebiyle Marmara Denizi’nde yaşanabilecek bir petrol sızıntısı, denizde yaşamın tamamen sona ermesi anlamına gelir. Marmara Denizi’nin sonu daha fazla yaklaşmadan, üzerindeki kirlilik yükünü artıracak proje ve faaliyetlerden vazgeçilmeli, petrol arama izni iptal edilmeli ve deniz için rehabilitasyon çalışmaları yapılmalıdır. SONUÇ VE DEĞERLENDIRME İstanbul’un atık su yönetim sistemi; ekolojik sınırları hiçe sayarak sürekli açılan yeni yerleşim yerleri, rant odaklı kentleşme politikalarının yarattığı nüfus patlaması ve iklim krizinin getirdiği kuraklık baskısı altında mevcut haliyle sürdürülebilir olmaktan tamamen çıkmıştır. Son yıllarda yaşanan meteorolojik kuraklık, Marmara Denizi’ne ulaşan tatlı su girdilerini ve denizin kendi kendini temizleme (seyrelme) kapasitesini kritik seviyelere düşürmüş, zaten can çekişen deniz ekosistemini kirlilik yüklerine karşı çok daha kırılgan hale getirmiştir. Mevcut altyapının taşıma kapasitesini aşan bu plansız yapılaşma ve devasa nüfus yükü, kentin atık su sistemini kilitlemekte ve Marmara Denizi'ndeki ekolojik çöküşü ile oksijen tükenişini hızlandırmaktadır. Mevcut atık su arıtma altyapısının sürdürülebilirliğini tehdit eden en büyük yönetim zafiyetlerinden biri de altyapıdaki sızmalardır (infiltrasyon). Şebekeye verilen temiz sudan yaklaşık %35 daha fazla bir debinin Atık Su Arıtma Tesislerine (AAT) ulaşması, yağmursuyu ve yeraltı sularının kanalizasyon hatlarına yoğun şekilde karıştığını kanıtlamaktadır. Bu plansız hidrolik yük, tesislerde sürdürülemez işletme maliyetleri yaratmakta, arıtma verimini düşürmekte ve özellikle yağışlı dönemlerde kapasite aşımlarına neden olarak atık suların tesislerdeki çamurun süpürülmek suretiyle Marmara Denizi’ne arıtılmadan deşarj edilmesine yol açmaktadır. Temiz su kaynaklarının kanalizasyona karışarak israf edilmesi ve atık su sistemini kilitlemesi acilen çözülmesi gereken yapısal bir sorundur. İstanbul’da toplanan atık suyun halen yaklaşık %41,5’inin yalnızca fiziksel ön arıtmadan geçirilerek derin deniz deşarjıyla Mar-

RkJQdWJsaXNoZXIy MTcyMTY=