Röportaj

İSTAÇ, Kendi Çözümlerini Yaratıyor

İstanbul gibi hem nüfusu çok yüksek, hem de endüstri ve inşaat faaliyetlerinin diğer şehirlerle kıyaslanamaz yoğunlukta olduğu mega bir kentte hizmet veren İSTAÇ, sorumlusu olduğu neredeyse tüm alanlarda dünyada benzeri çok nadir olan karmaşık sorunlarla karşı karşıya kalıyor... Genellikle kendi geliştirmek zorunda olduğu yöntemlerle sorunlara çözüm bulan İSTAÇ'ın sözkonusu çalışmalarıyla ilgili bilgiyi İSTAÇ Kurumsal Pazarlama Şefi Kemal Doğan'dan aldık. Doğan, "Karşılaştığımız sorunlarla alakalı danışabileceğimiz, fikir alabileceğimiz kişilerin çoğu zaten bu yöndeki araştırmalarını bizim tesislerimizi laboratuvar olarak kullanarak yapan kişiler. Yurtdışından uygulamaya çalıştığımız şablon yöntemler de pek işimize yaramıyor. Tamamen özgün sistemler geliştirmek zorunda kalıyoruz" diyor.

Su&Çevre: İSTAÇ’ı kısaca tanıyabilir miyiz?

Kemal Doğan: Türkiye’nin önde gelen çevre yönetim şirketlerinden biri olan İSTAÇ (İstanbul Çevre Yönetimi Sanayi ve Ticaret A.Ş.), 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir iştiraki olarak kurulmuş ve Türkiye’nin ilk düzenli depolama sahalarından birini işletmeye başlamıştı. Bünyemizde dört bini aşkın personel çalışıyor ve kırkı aşkın operasyon ünitesine sahibiz. Daha yaşanılır bir çevre için sıfır etki yaklaşımıyla özgün çözümler üretmek ve çevre bilinci oluşturmak, misyonumuzu oluşturuyor. İSTAÇ, yirmi yılı aşkın tecrübesiyle “Düzenli Depolama Sahası Seçimi, Tasarımı ve Yapımı”, “Yerel Yönetimler için Teknik Danışmanlık”, “Endüstriyel Atık Yönetimi”, “Tıbbi Atık Yönetimi”, Çevre Laboratuvarı Analizleri”, “Transfer İstasyonları ve Düzenli Depolama Sahaları İşletimi”, “Çöp Gazından Elektrik Enerjisi Üretimi”, “Organik Atıklardan Kompost Üretimi”, “Ambalaj Atıkları Geri Dönüşümü”, “Atıktan Türetilmiş Yakıt (ATY) Üretimi”, “Gemilerden Atık Alımı”, “İstanbul Ana Arter ve Meydan Temizliği”, “Denizi Kıyı ve Plaj Temizliği”, “Hafriyat, İnşaat ve Yıkıntı Atıkları Yönetimi”, “Çevre Eğitimleri ve Etkinlikler” ile “Ar-Ge” faaliyetleri yürütüyor.

Su&Çevre: Yirmi sene öncesinin İstanbul’unu hatırladığımızda kuruluş için gerekçeleriniz de çoktu değil mi?..

Kemal Doğan: Tabii ki... O dönemleri az çok herkes hatırlıyordur... İstanbul’un Halkalı, Hekimbaşı ve Yakacık gibi çeşitli bölgelerinde konuşlandırılmış vahşi döküm alanları vardı. Bunların her biri, bulundukları semtin ismini taşıyan “Çöplükler” olarak biliniyordu. Tabii  yeraltı sızıntı suyu korumaya yönelik bir tedbir veya oluşan depo gazının usulüne uygun uzaklaştırılmasına ilişkin çalışmalar da söz konusu değildi. Yalnızca “Gel, boşalt ve alanı terket” şeklinde devam eden bir süreç takip ediliyordu. Bu süreç boyunca milyonlarca ton atık birikiyor, biriktikçe anaerobik bir ortam oluşuyordu ve o ortamda çalışan mikroorganizmalar katı atık yığınının biyo bozulma süreçlerinin sürmesini sağlıyordu. Zamanla altta biriken depo gazı öyle bir noktaya ulaşmış ki, 1993 yılında, halk arasında Ümraniye’deki “Çöp patlaması” olarak bilinen hadise meydana gelmiş ve 33 vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Bu talihsiz olay İstanbul için olduğu kadar Türkiye için de bir milat olmuştu. İstanbul’da çöplerin modern yöntemlerle bertarafına yönelik çalışmaları da Büyükşehir Belediyesi, 1994 yılında İSTAÇ A.Ş. eliyle yapmaya başlamıştı. 1995 yılının Mayıs ayı itibariyle eş zamanlı olarak hem Avrupa, hem de Asya yakasında birer düzenli depolama alanına katı atık kabulüne başladık. O günden bugüne 22 yıllık süre zarfında Avrupa yakasındaki düzenli depolama alanında 63 milyon ton atık bertaraf ettik. Asya yakasında düzenli depolama alanında ise bugüne kadar 32 milyon ton atık bertaraf edildi. İstanbul, günlük toplam 17 bin 800 ton atık üreten bir şehir.

Su&Çevre: Düzenli depolamanın yanında başka sorumluluklar da aldınız...

Kemal Doğan: Yine eş zamanlı olarak tıbbi atıkların toplanmasına ve bertarafına da başlamıştık. Türkiye’nin hala tek tıbbi atık yakma tesisi İSTAÇ tarafından yönetiliyor. Daha sonra bu faaliyetlerimize kent temizliği gibi hizmetler de ekledik. Şu anda tüm İstanbul’un ana arterlerinin mekanik ve elle süpürülmesi tarafımızdan gerçekleştiriliyor. Deniz yüzeyini temizleyen deniz araçlarımızla İstanbul’un kıyı temizliğini yürütüyoruz. Hafriyat atıklarıyla alakalı tüm yönetim ve saha işletmesi de yine İSTAÇ A.Ş. eliyle yönetiliyor. Asya ve Avrupa yakasında birer tane depo gazından elektrik enerjisi üretim tesisimiz var. İki yakanın toplamı 52 MW’ın üzerine çıktı. Bu rakam, 900 bin kişinin elektrik enerjisi ihtiyacını karşılar düzeyde bir üretim ve dünyadaki benzer tesisler içinde kapasite açısından ilk beş arasında. 

Su&Çevre: İSTAÇ, İstanbul gibi hem nüfusu çok yüksek, hem de endüstri ve inşaat faaliyetlerinin yoğun olduğu bir şehirde hizmet veriyor. Faaliyet alanlarınızın istisnasız hemen hemen tümü diğer şehirlerle karşılaştırılamayacak yoğunluklara sahip... Sorunlara nasıl yaklaşıyorsunuz? Danışmanlık hizmeti alıyor musunuz, Ar-Ge mi yapıyorsunuz, çalışma sistematiğiniz nasıl?

Kemal Doğan: Açıkçası, faaliyetlerimiz kapsamında karşılaştığımız sorunlarla alakalı danışabileceğimiz, fikir alabileceğimiz kişilerin çoğu zaten bu yöndeki çalışmalarını bizim tesislerimizi, bizim sahalarımızı laboratuvar olarak kullanarak yapan kişiler. Sorunlarımız hep İstanbul’a özgü sorunlar. Yurtdışından aldığımız ve uygulamaya çalıştığımız şablon yöntemler maalesef pek işimize yaramıyor. Tamamen bize özgü sistemler geliştirmek zorunda kalıyoruz. Bu işe Türkiye’de ilk başlamış olmamız ve çok fazla katı atık miktarıyla uğraşmamız sebebiyle tecrübemiz fazla. Çok sıkıntılar yaşamışız ve o sıkıntıları aşabilmek adına çok kafa yormuşuz, hala da yoruyoruz. Tabii ki bu aşamalarda akademik anlamda destekler alıyoruz. Bunun yanında kendi bünyemizde kurduğumuz Ar-Ge birimimiz nokta hedefler üzerinde çalışmalarını yürütüyor.
Mesela kuruluş amacımız katı atık yönetimi olmasına rağmen zamanla, dünyanın arıtılması en zor ve en çok suyunu arıtmakla mükellef bir pozisyona geldik. Kuruluş aşamamızda, düzenli depolama alanlarımızdaki çöp sızıntı sularının kontrolüne yönelik tedbirler konuşulurken, danışmanlık yapan Alman akademisyenler, oluşabilecek yüzde 2 veya 3 oranındaki çöp sızıntı suyunun bir şekilde geri devir yaptırılıp, buharlaşma yöntemiyle bertarafının sağlanabileceğine yönelik tavsiyelerde bulunmuşlar. Fakat belli bir süre burada kaldıktan sonra görmüşler ki İstanbul’da, çöpün içindeki çöp sızıntı suyu yüzde 20’nin veya 25’in altına çekilemiyor. İstanbul’un yeme-içme kültürü Avrupa’dan çok farklı. İnanılmaz oranda sulu bir çöpe sahibiz. Bu da, şablon çözümlerin değil de İstanbul’a özel çözümlerin yaratılmasını gerektiriyor. Bunu da kendi çabalarımızla başarıyoruz. Tesislerimizdeki çöp sızıntı sularını alıcı ortam kriterlerinin bile altında arıtıp deşarj ediyoruz.

Su&Çevre: Nanofiltrasyon ile Arıtılmış Sızıntı Suyunda Mikro Alg Yetiştirilmesi projesi de sanıyoruz biraz önce sözünü ettiğiniz Ar-Ge çalışmalarınızdan birisi...

Kemal Doğan: Evet, problemlerle karşılaştıkça çözümler yaratmak zorunda kalıyoruz... Biliyorsunuz İstanbul’un kıyı temizliği de şirketimizce gerçekleştiriliyor. Kıyıların temizliği esnasında, özellikle yaz aylarında Silivri, Büyükçekmece, Küçükçekmece ve Bakırköy civarında yoğun bir yosun oluşumu gözlemleniyor. Gelen şikayetler üzerine topladığımız organik içerikleri yüksek yosunları evsel kökenli atık bertaraf tesislerine gönderiyorduk ve dolayısıyla bu organik içeriği yüksek yosunların faydalı kullanım ömürlerini azaltıyorduk. Ar-Ge birimimiz tarafından deniz yosunlarının toplanması, yıkanması, öğütülmesi ve fermente edilmesinin ardından “sıvı gübre” elde edilebileceği yönünde bir çalışma gerçekleştirildi. Çok yakın bir gelecekte düne kadar bir atık türü olarak gördüğümüz deniz yosunundan üretilmiş sıvı gübreyi ticari bir meta haline getireceğiz.
Katı Atık Sızıntı Sularının Membran Distilasyon Yöntemi ile Arıtımı çalışması da dikkate değer Ar-Ge çalışmalarımızdan birisi oldu. Çünkü çöp sızıntı suyu dünyadaki en kirli sulardan birisi ve arıtılması gerçekten çok zor. Çöp sızıntı suyu arıtma tesisimizdeki çıkış deşarj suyundaki azot miktarının azaltılmasına yönelik bir çalışma.

Su&Çevre: Atık, atık olmaktan artık çıkıyor mu? Bu kapsamda teknoloji ne yönde ilerliyor?

Kemal Doğan: Sıfır atık mümkün değil fakat atığın azaltılması, azaltılamıyorsa bir şekilde geri dönüşümünün sağlanması, geri kazanımının gerçekleştirilmesi mümkün. İnsan yaşamı devam ettikçe atık oluşacaktır. Fakat gelişen teknoloji, değerlendirilemeyen atığın sıfıra doğru gidişi yönünde ciddi katkılar sağlıyor. Ülkemizde sağlıklı bir atık toplama sistemi olsa, yani atığın üretildiği noktada her materyal usulüne uygun toplanıp, değerlendirilebilse, ekonomiye kazandırılabilse, bu konuda büyük bir atılım yapmış olacağız.
Bu kapsamda İSTAÇ olarak ciddi çalışmalar yürütüyoruz. Geri kalan organik içeriği yüksek atıklar için geri kazanım ve kompost tesisimiz var. Geri kazanım ve kompost tesisi günlük 1000 ton kapasiteli. Kısa süre sonra Kömürcüoda’ya günlük 90 ton kapasiteli bir biometanizasyon tesisi kurmayı planlıyoruz. 40 tona yakın bir gübre eldesi sözkonusu. Bir miktar da enerji çıktısı olacak.

Su&Çevre: Kokuyla ilgili neler yapıyorsunuz, ne tür tecrübeler yaşıyorsunuz?

Kemal Doğan: Koku konusunda özellikle Odayeri’nde ciddi tecrübeler edindik. Odayeri atık bertaraf tesisimiz, kurulduğu yıllarda şehir dışı olmasına rağmen seneler içinde İstanbul’un en değerli, en lüks mahallelerine komşu olan bir tesis haline geldi. Düne kadar üç beş kişinin yaşadığı alan, şimdi yüz bine yakın sosyokültürel açıdan gelişmiş bir nüfusu barındırıyor. Dolayısıyla, bölgede yaşayan insanların hassasiyetleri bizim de saha içerisinde aldığımız tedbirlerin artırılmasına yol açtı.
Düzenli depolama alanlarında koku kontrolünün birincil ve literatürdeki tek yöntemi, ara örtü tabakasının teşkilidir. Atık, belli bir yükseltiye geldiğinde 20-30 cm kalınlıktaki toprakla bohçalanır. Toprak, kokunun yayılmasının önüne geçer ve ciddi bir yalıtım sağlar. İkincisi, yağmur sularının çöp sızıntı suları miktarını artırmasını önler. Üçüncüsü, haşeratın önüne geçer ve kuş, köpek gibi hayvanların besin bulamadıkları için bölgede nispeten sayılarının azalmasına neden olur. Biz bunu kuruluş aşamasından beri sürekli yapıyoruz. Odayeri’nde çok geniş alana ihtiyaç duyulmasına rağmen -ki günde 12 bin ton atık-, sadece koku ve diğer problemlerin önüne geçebilmek adına sürekli ara örtü tabakası uygulanıyor. Hatta belli açılardan bakıldığında bölgenin atık bertaraf sahası olduğu bile anlaşılamayabiliyor.
Ayrıca Odayeri’nin bir cephesinde 3 km uzunluğunda bir koku bariyer sistemimiz var. Yaklaşık 6 metre yüksekliğinde, her 80 metrede bir nozul bulunacak şekilde bir hat çektik. O hattan, yurtdışından tedarik ettiğimiz organik içerikli bir esans püskürtülüyor. Bu belli süre maskeleyici olarak temini yapıldı. Şimdi de absorbe edici olarak koku moleküllerinin etrafını çevreliyor, ondan sonra da onu yok eden farklı yapıya bürünüyor. Şimdi de o şekilde devam ediyor. Benzeri bir yapının, tam ters istikametteki cephede de yapılması öngörülüyor. Ayrıca Yıldız Teknik Üniversitesi ile yaptığımız bir çalışma neticesinde hakim rüzgar yönünü belirledik. O çalışmada aslında meskenlere giden kokunun yılın sadece 18 günü olduğu, özellikle yoğun sisin bastırdığı gecelerde o bölgelere ulaştığını tespit ettik. O günlerde de kurulan pülverizatörlerimizi çalıştırıyoruz ve esans püskürtüyoruz. Bunun gibi çalışmalarla Odayeri’nde kokuyla ilgili şikayetleri minimize ettik. Zaten yakın bir gelecekte Odayeri düzenli depolama alanı katı atık kabulünü sonlandıracak. Bu işlevi Seymen atık bertaraf tesisimize taşıyacağız.

Su&Çevre: İstanbul’un en büyük problemlerinden biri de hafriyat oldu... O konuyla ilgili neler yapıyorsunuz?

Kemal Doğan: Asya ve Avrupa yakasında ortalama 10 adet hafriyat sahamız mevcut oluyor. Bir sahanın üzeri doldurulup, peyzaj çalışmalarına başlanırken bir diğerine geçiliyor. İstanbul’da günde yaklaşık 80 bin ton gibi inanılmaz bir hafriyat oluşmaya başladı. Her gün bu hafriyat İSTAÇ eliyle işleniyor. Binlerce hafriyat kamyonu bu atığı sahalarımıza ulaştırıyor.
Diğer taraftan kentsel dönüşüm alanında “Akıllı yıkım” diye bir kavram oluştu. Yeni binaların yapılacağı o bölgelerde “Seçici yıkım” çerçevesinde, mesela önce PVC’ler sökülüyor, ardından çatı sökülüyor. Seçici yıkımın yapılacağı bölgelerden temin edilen malzemelerle inşaat yıkıntı atığı geri dönüşüm tesisi kurduk. Kentsel dönüşüm yapılacak alanın büyüklüğüne göre mobilize de edilebiliyor. Fikirtepe bölgesi bu fikrin oluşmasının sebeplerindendi. Ar-Ge birimimiz bu malzemelerden ne şekilde verim elde edilebileceği üzerine çalışıyor.

Su&Çevre: Arıtma çamuru kabul ediyor musunuz?

Kemal Doğan: İSKİ’nin arıtma çamurunu kabul ediyoruz. Kendi çöp sızıntı suyumuzun arıtma çamurunu ikinci sınıf depolama sahamızda bertaraf ediyoruz.

Su&Çevre: Danışmanlık hizmeti de verdiğinizi söylemiştiniz...

Kemal Doğan: Balıkesir, Bursa, Trabzon ve Bitlis belediyelerine danışmanlık hizmeti verdik. Şimdi Çorum belediyesiyle komple bir entegre atık yönetim tesisi çalışması yürütüyoruz. Tesisi yapacağız ve anahtar teslim Çorum Belediyesi’ne teslim edeceğiz. Düzenli depolama alanı ve çöp sızıntı suyu arıtma tesisi yapılıyor. Çorum, dört başı mamur bir şekilde mini Odayeri olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyor. Trabzon’da da benzer bir çalışma yürütmüştük. Yine bugünlerde Batman Belediyesi teknik bilgi birikimimizden yararlanmak istiyor. Ayrıca Bakanlık ile ulusal atık eylem planı üzerinde çalışıyoruz.

Su&Çevre: Diğer belediye iştiraki kuruluşlarda görev alan meslektaşlarınıza tavsiyeleriniz ne olur? Her yörenin kendine has özellikleri var ama sizce işin neresinden başlamaları, neye odaklanmaları gerekir?

Kemal Doğan: Tabii Türkiye’de bu anlamda çok yol kat etmiş belediyeler de var, daha yolun başında olanlar da... Bu noktadaki duyarlılık, meseleye yaklaşımın özünü teşkil ediyor. Bir işi yapmış olmak için, dostlar alışverişte görsün diye yapıyorsanız, o iş kendini hemen belli ediyor. Türkiye’de maalesef hala koskoca şehrin içme suyunu temin ettiği kuyuların yanında vahşi depolama alanı işleten illerimiz bulunuyor. Araç, atığı getiriyor, döküyor ve gidiyor. Çöp sızıntı sularının, herhangi bir tabaka da olmadığı için yeraltı su kaynaklarına ulaşıp, oradan şehre içme suyu olarak verildiği yerler var. Bu olumsuz durumların düzeltilmesi için adım adım gidilmesi gerekiyor. Düzenli depolama işin “olmazsa olmazı”. Buradan hem geri kazanım kolaylaşır hem de elektrik üretilebilir. Biz de bu kapsamda bir yakma tesisi kuracağız. Ayrıca mutlaka tıbbi atıkların ayrı toplanması gerekiyor. Bazı belediyelerde halâ tıbbi atıkların vahşi depolama alanlarına gönderildiğine şahit oluyoruz. Tıbbi atıklar öncelikle kaynağından ayrı toplanmalı. Bunu organize etmek çok daha mümkün. En kolay yöntem sterilasyon gibi görünüyor, çoğu ilimiz de bunu seçmiş durumda. Hassasiyetle üzerinde durulursa toplanır. Eğer ham organik içeriği yüksek atık geliyorsa biometanizasyon tesisi de kurulabilir. Ki biz de bu yönde çalışmalara başladık, yakında bir tesisimiz faaliyete geçecek.

Su&Çevre: Yakma tesisi ve biometanizasyon tesisi dediniz... Bu tesislerle ilgili kısaca bilgi alabilir miyiz?

Kemal Doğan: 2020 senesinde faaliyette olacak bir yakma tesisi kuracağız. Günlük 3 bin ton kapasiteli, dünyanın en büyük yakma tesislerinden biri olacak. 70 MWh elektrik enerjisi elde edilmesi düşünülüyor. En yakınındaki havalimanının (3. Havalimanı) tüm ısıtma ve soğutma ihtiyacının tesisten çıkacak ısı ile karşılanması düşünülüyor. Giren 3 bin ton atığın hacimce yüzde 10’u ve ağırlıkça yüzde 20’si bir kül olarak yine nihai bertaraf için düzenli depolamaya gidecek. Bahsettiğim rakam günlük 600 ton. Yani bir ilin toplam atık miktarı kadar.  Biometanizasyon tesisimizin ise yeri belli oldu, projeleri tamamlandı, kısa sürede yapımına başlanacak.


Geri
share on twitter share on facebook