Röportaj

İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi ve İSKİ Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. İzzet Öztürk: "Tesisleri Özel Sektör İşletmeli"

Sektör hakkında görüş ve önerilerini aldığımız İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi, İSKİ Yönetim Kurulu Üyesi, TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi ve TÜBA Konsey Üyesi Prof. Dr. İzzet Öztürk'ün en çok üzerinde durduğu konu, atıksu arıtma tesislerinin işletilmesiydi... Arıtma tesislerinin yapım ve işletiminin ciddi bir uzmanlık alanı olduğunu vurgulayan Öztürk, "İşletme, uzmanlar tarafından yapılmalı. Bu da ancak özel sektörle işbirliğine gidilerek mümkün olabilir. Böylece hem daha verimli bir tesis sağlanır, hem de işletme daha ucuza mal edilebilir. Kamu eliyle işletilen tesislerde gerçek anlamda bir maliyet muhasebesi yapılsa, oldukça çarpıcı sonuçlarla karşılaşılacağından eminim. Ülkemizde serbest piyasa ekonomisi olsa da özellikle belediyecilik, su altyapısı ve çevre hizmetleri konusunda devlet ağırlığı devam ediyor. Bu dönüşümü maalesef gerçekleştiremedik" diyor...

Su&Çevre: Hocam çok kısa olarak sizi tanıyabilir miyiz?

Prof. Dr. İzzet Öztürk: Karabük doğumluyum. Ortaöğrenimimi Karabük’te tamamladım. Ardından 1972 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nde üniversite öğretimine başladım. 1976’daki mezuniyetime yakın, Çevre Bilimleri ve Teknolojisi Kürsüsü’nün başkanlığını yapan Prof. Dr. Nevzat Kor Hocamızın yönlendirmeleri ve tavsiyeleriyle çevre konusuna ilgi duymaya başladım. Çevre, Türkiye ve hatta dünya için bile yeni bir alandı. Dolayısıyla yüksek lisans sınavımda tercihimi Çevre Bilimleri ve Teknoloji alanına yaptım. Çevre Mühendisliğine intibakım çok kolay oldu. Çevre Mühendisliği, ilginç ve güzel olması yanında hayırlı da bir alandı. Çevre Mühendisliğini “Doğa Hekimliği” olarak görüyorum. Disiplinler arası üst düzey uzmanlık isteyen çok önemli bir alan.

1977’de başladığım yüksek lisans eğitimimin ardından doktoraya devam ettim. Doktora sonrası (1984-86) iki seneye yakın İngiltere’de New Castle Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundum. O iki yıllık süreçte, anaerobik arıtma veya atıklardan biyogaz elde edilmesi konularında hiç mübalağa etmiyorum, en az on yıllık tecrübe edindim. Türkiye’ye döndükten sonra benzer konularda çalışmalarımı yoğunlaştırdım. Doçentlikti, profesörlüktü derken bugünlere geldik. Şu anda da bölümdeki en kıdemli üç profesörden birisiyim. Okulda bir lisans, bir yüksek lisans dersine giriyorum. Tez öğrencilerimizle ilgileniyorum, projeler yürütüyoruz. İSKİ Yönetim Kurulu üyeliğimin yanında TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliği ve TÜBA Konsey üyeliğim de bulunuyor.

Su&Çevre: İSKİ’nin de Yönetim Kurulu’nda yer alıyorsunuz... İSKİ’nin gündemine neler var?

Prof. Dr. İzzet Öztürk:  İSKİ dünya çapında bir kurum. Dünyanın en büyük su ve kanalizasyon idarelerinden birisi. Şu anda 17 milyon kişiye su, atıksu ve yağmur suyu toplama hizmeti veriyor. İstanbul, boyutları, nüfusu ve yapısıyla bir “şehir devlet” özelliğine sahip. Su konusunda büyük problemlerle karşılaşabilecek bir şehir olmasına rağmen çok şükür ki yatırımlar zamanında yapılmış. Gerçekten bu kadar büyük bir nüfusa kesintisiz su temin etmek, atıksuyu toplamak, o büyük arıtma sistemlerini işler halde tutmak kolay bir şey değil. Bildiğim kadarıyla 1994 sonrası arızalar ve zorunlu bakımlar dışında ciddi bir su kesintisi yaşanmadı. Alternatif kaynaklar zamanında devreye girdi. İstanbul’un 2053’e kadar suyla ilgili problemleri çözülmüş durumda. Özellikle Melen projesi tam olarak devreye girdikten sonra su temini bakımından inşallah hiçbir sıkıntı öngörülmüyor.

İSKİ, finansal olarak da gerçekten güçlü bir kurum. Bütçesinin yaklaşık yüzde 50’sini yatırıma ayırabiliyor. Dış krediye ihtiyaç olmadan, ihtiyacımız olan bütün yatırımları öz kaynaklarımızla yapma kapasitesine sahibiz. Finansal olarak güzel ve oturmuş bir işletme. Sürekliliği olan deneyimli, teknolojiyi iyi takip eden kaliteli bir teknik/idari kadroya sahibiz.

İSKİ bünyesinde büyük projeler yürütülüyor. 1999’da yapılan master plan yeni anlayışa göre elden geçiriliyor. Yeni ihtiyaçlara göre bu yıl içinde uluslararası ihaleye çıkılacak. Özellikle varlık yönetimi, enerji verimliliği, yenilenebilir enerjiden daha fazla istifade edilmesi, kayıp ve kaçakların minimize edilmesi, arıtılmış suların yeniden kullanımı konularında kuruma büyük katkıları olabilecek “Akıllı Şebekeler” ve “Su 4.0” konseptleri üzerinde duruluyor. Ayrıca bazı mekanik ön arıtma tesislerinin biyolojik arıtma tesisine dönüştürülmesi projeleri ve tevsi yatırımları da yürütülüyor.

Su&Çevre: Çevre, su ve arıtma alanlarında tarihsel bir tanıklığınız var... Çevre ve arıtma sektörü sizce teknolojik ve yasal anlamda nereye doğru gidiyor?

Prof. Dr. İzzet Öztürk: Türkiye’de çevre sektörünün bu seviyeye gelmesinde özellikle Avrupa Birliği sürecinin çok büyük katkıları olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu süreçte, özellikle politik ve siyasi bakımlardan bazı olumsuzluklar yaşanmasına rağmen çevre sektörü büyük bir gelişim gösterdi. Ülkemizin AB üyeliği sürecinden en çok çevre sektörü istifade etti. Bütün çevre mevzuatımız AB’deki mevzuatla uyumlaştırıldı. AB’nin yılların birikimiyle hazırladığı, ortak akılla oluşturduğu idari ve teknik mevzuatı kendimize adapte ettik. Karşılıklı ciddi eğitim faaliyetlerinde bulunuldu. Hem teknik hem idari kapasitemiz geliştirildi. Yasal altyapı anlamda neredeyse bir eksiğimiz kalmadı. Artık uygulama tarafına yoğunlaşmak gerekiyor, ki o alanda da ciddi mesafeler alındı.
AB sürecinde özellikle atık sektöründe hızlı mesafe kat ettik. Düzenli depolamaya geçiş, atıkların ayrıştırılması, geri kazanılması ve vahşi depolama alanlarının ıslahı konularında ciddi ilerlemeler kaydettik. Artık belediyelerimizin yüzde 70’ten fazlasının atıkları düzenleme depolama tesislerine kabul ediliyor. Gaz toplama ve sızıntı suyu arıtma sistemi olan tesislerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Atık yakma, kompost veya biyo kurutma sistemleri gibi daha teknolojik tesisler de kurulmaya başlandı. Özellikle biyobozunur atıkların geri dönüştürülmesi, ambalaj atıklarından daha fazla istifade edilmesi konularında atık sektöründe çok iyi bir yere geldiğimizi düşünüyorum. Dolayısıyla Avrupa standartlarında bir atık yönetimine doğru gidiyoruz.
Bu alandaki en önemli konu, çalışmaların kurumsallaşmış olması. Artık bu teknolojilerin ve uygulamaların gerekliliğini tartışmıyoruz. Yol haritamızı oluşturduk. Bu, Türkiye için çok güzel bir şey. Söz konusu çalışmaların sonuçlarını görmeye de başladık. Yakında birçok büyükşehrimizde uluslararası çapta kompost tesisleri, yakma tesisleri ve biyogaz tesisleri devreye girecek. Mesela Ankara’da, Adana’da, İstanbul’da örnek göstereceğimiz tesisler var. Muazzam biyogaz üretiyorlar. Atık ısıyı ısıtma ve soğutmada kullanıyorlar. İstanbul’da da kompost, biyokurutma, gazdan enerji ve sızıntı suyu arıtımı konularında çok iyi örnekler var. Bu güzel örneklerin çoğunda yerli teknoloji kullanılıyor. Dolayısıyla atık sektöründe beklenenin üzerinde bir performans gösterdiğimize inanıyorum.

Benzer gelişmeler, özellikle belediye atıksularının arıtılması konusunda da oldu. Belediye hizmeti dahilindeki nüfusumuzun yüzde 70’e yakınının atıksuyu belli arıtma proseslerinden geçirildikten sonra alıcı ortamlara veriliyor. Fakat bu alanda işletme sorunlarının olduğunu da hatırlatmak gerekli. Özellikle küçük ölçekli belediyelerimizdeki insan kapasitesi çoğu zaman tesislerin işletmesinde yeterli olamıyor. Atıksu arıtma tesislerinin yapımı ve işletimi ciddi bir uzmanlık alanıdır. İşletmenin, uzmanlar tarafından yapılması gerekiyor. Bu da ancak, işletme işinin özel sektörle işbirliğine gidilerek mümkün olabilir. Böylece hem daha verimli bir tesis sağlanır, hem de işletme daha ucuza mal edilebilir. Ülkemizde serbest piyasa ekonomisi olsa da özellikle belediyecilik, su altyapısı ve çevre hizmetleri konusunda devlet ağırlığı devam ediyor. Sektörün büyütülmesi, kapasitesinin artırılması ve dışa açılmasının teşvik edilmesi şart. Sektörün büyümesi, aynı zamanda sektörü destekleyen arıtma ekipmanı imalat sektörünü de büyütecektir.

Kamu eliyle işletilen tesislerde gerçek anlamda bir maliyet muhasebesi yapılsa oldukça çarpıcı sonuçlarla karşılaşılacağından eminim. Böyle bir çalışma, tesislerin genelde daha pahalıya işletildiği gerçeğini açığa çıkaracaktır. Arıtma tesislerinin veya katı atık bertaraf tesislerinin işletilmesi tartışmasız olarak özel sektör eliyle, uzman firmalar veya konsorsiyumlar tarafından yapılmalı. Tesis işletmesinin özel sektör eliyle olması gerekli. Bu hem sektörü büyütecek ve yurtdışına açılmasını sağlayacak, hem de uzman işgücü istihdamına katkıda bulunacaktır. Fakat Türkiye olarak bu dönüşümü hala gerçekleştiremedik. Tesisleri hala sınırlı imkanlarla ve kalifiye olmayan elemanlarla işletmeye çalışıyoruz. Ciddi bir işletme yönetimi sorunumuz var. İşletme alanında hizmet verecek yerli firmalarımızı büyütemedik; ki bu tip firmalar eminin Türkiye’de çok çabuk gelişir uluslararası çapta önemli hizmetler verebilirler. 

Ayrıca tesis işletme ihalelerinde, sözleşmelerin daha uzun süreli olması lazım. İki yıllık veya üç yıllık sözleşmelerin verimli olmadığı kanaatindeyim. İki sene sonra tesisteki işinin biteceğini bilen firma önünü göremediğinden, gerekli teknolojiyi getiremez, daha avantajlı bir fiyat sunamaz. Bu sözleşmelerin 8 yılın altında olmaması gerekiyor. Bu, uzmanlık gerektiren teknik bir alan. Bunun mahalli idare seçimleriyle de fazla bir alakası yok. Bu, toplumsal bir hizmet, bunun layıkıyla uzman firmalar eliyle, daha uzun sürelerde, daha kaliteli verdirilmesi lazım. Bana göre sektörün en önemli sorunlarının biri bu. Arıtma tesislerinin özel işletmelere devri, kırsal kesimde daha da büyük bir ihtiyaç ve zorunluluk. 30 büyükşehir belediyesi ve 80 milyonluk bir nüfusumuz var. Bu konuda en azından birkaç büyük uluslararası çapta Su/Arıtma firma çıkartabilmeliydik. Büyük bir su endüstrisi (sektörü) geliştirebilmeliydik.

Su&Çevre: Akademik çevrede son dönemlerde nelere yoğunlaşılıyor?

Prof. Dr. İzzet Öztürk: Akademik alanda özellikle toksidite ve öncelikli kirleticiler çok popüler... Endokrin bozucular, ilaç/antibiyotik kalıntıları, diğer tehlikeli ve öncelikli organik maddeler, özellikle zor ayrışan organik maddeler, pestisitler, bazı solventlerin, özellikle atıksu arıtma tesislerinde giderilmesine yönelik teknolojiler üzerine duruluyor.

Onun dışında akademik çevrelerde ve bölümüzde iklim değişikliğinin su kaynaklarına etkileri, iklim değişikliğine karşı direncin artırılması ve uyum konuları üzerine yoğunlaşılıyor. İTÜ olarak iklim değişikliği üzerine çok önemli çalışmalar yürütüyoruz. Su kaynaklarıyla ilgili hidrolojik ve su kalitesi modellemeleri çalışılıyor.

Biyokatıların ve çamurun bertaraf edilmesi ve yönetilmesi de önem verdiğimiz konular arasında. Bunların dışında içme sularında tat ve koku giderimi, araştırma yapılan konulardan bazıları. Özellikle küresel ısınma sebebiyle sular ısındıkça içme suyu haznelerinde alg büyümesi çok artıyor ve bazı tür algler suya tat ve koku veriyor. Bunlar küf gibi kokan, doğal maddeler salgılıyorlar. Suya sanki kimyasal katılmış gibi algılanıyor. Bu, suyun kalitesi için önemli bir sorun. İstanbul’da suyun kalitesinde zaman zaman bunu yaşıyoruz. Bunu önlemeye yönelik mevcut tesislerde ilave önlemler alınıyor.

Özellikle çıkış sularının hassas ortamlara deşarj edildiği atıksu arıtma tesislerinde yine endokrin bozucuların, diğer öncelikli kimyasalların, antibiyotikler ve ağrı kesiciler gibi hastane atıklarının arıtılması üzerine de çalışmalar yürütülüyor. Ayrıca akıllı şebekeler ve nesnelerin interneti konusunda yürütülen çalışmalar var. “Su 4.0”, son günlerde üzerinde çok durulan bir kavram oldu. Akıllı sayaçlar ve sistemin kendi içinde haberleşmesi gibi unsurları var. Bununla birlikte akıllı armatürlerin üzerinde durulması gerektiğine inanıyorum. Musluklar ve duş başlıklarına basit aparatlar takılarak, tuvaletlerdeki su hazneleri küçültülerek su tüketimi rahatlıkla yüzde 30-50 oranında düşürülebilir. Tasarruflu cihazların özendirilmesi şart. Su ve kanalizasyon idarelerinin bu tür tasarruf tedbirlerini özendirmesi lazım.


Geri
share on twitter share on facebook