Röportaj

Çevre ve Şehircilik Bakanı Fatma Güldemet Sarı: "İklim Değişikliğiyle Mücadelede Yeni Bir Döneme Girildi"

Geçtiğimiz yılın son günlerinde Paris'te gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 21. Taraflar Toplantısı (COP21) izlenimlerini ve 2020 yılından itibaren Kyoto Protokolü'nün yerine geçecek Paris Anlaşması'yla ilgili düşünce ve yorumlarını dergimizle paylaşan Çevre ve Şehircilik Bakanı Fatma Güldemet Sarı,

"Canlı varlığının devam edebilmesi, göçlerin ve savaşların engellenmesi, gıda güvenliğinin sağlanması, doğal kaynakların korunması, Yeni İklim Anlaşması'nın hedeflerinin ve ülkelerin taahhütlerinin yerine getirilmesine bağlı... İklim değişikliği ile mücadele ve düşük karbonlu, dirençli ve sürdürülebilir geleceğe yönelik eylem ve yatırımları ortaya koyan ve ilk kez bütün milletleri ortak bir hedef etrafında bir araya getiren bu tarihsel anlaşmanın uygulanması, hedeflere ulaşılması ve yakalanan sinerjinin devam ettirilmesi, dünyanın geleceği için esastır" diyor.



Ocak 2016 / Sayı: 90

Su&Çevre
: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 21. Taraflar Toplantısıyla ilgili izlenimlerinizi özetleyebilir misiniz?

Fatma Güldemet Sarı: İklim değişikliğiyle mücadele ve düşük karbonlu, dirençli ve sürdürülebilir geleceğe yönelik eylem ve yatırımları ortaya koyan Paris Anlaşması, 195 ülke tarafından kabul edildi. Paris Anlaşması ilk kez tüm milletleri tarihi, güncel ve gelecekteki sorumluluklarına dayanan ortak bir hedef etrafında bir araya getirdi. Bu evrensel anlaşmanın temel amacı, bu yüzyılda küresel sıcaklık artışını 2 derece altında tutmak ve sanayi öncesi seviyelerin 1,5 derece üstünde bir artışla sınırlandırabilmek için çaba sarf etmekti. Bu iddialı ve önemli amaçlara ulaşabilmek için uygun finansal kaynaklar devreye sokulacak. Böylelikle, gelişmekte olan ülkeler ile ve savunmasız ve hassas ülkelerin kendi ulusal hedefleri doğrultusunda daha güçlü eylemlerde bulunmaları sağlanacak. Anlaşma, eylemleri harekete geçirebilmek için gerekli temel unsurları içeriyor. Uzun dönemli düzenlemelerle birlikte, ülkeler emisyonlarını olabildiğince hızlı bir şekilde azaltacak ve iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik gelecek hedeflerini içeren ulusal eylem planlarını sunmaya devam edecekler. Ülkeler, anlaşmaya ilişkin azaltım ve uygun görülürse uyum eylemlerini de içerecek olan ulusal katkılarını (Nationally Determined Contibution-NDC) her beş yılda bir sunacak ve dolayısıyla uzun dönemde istikrarlı bir şekilde iddialarını yükselteceklerdir. İklim eylemleri 2020 öncesi dönemde de hızlandırılacaktır. Ülkeler hem azaltım hem de uyum alanında fırsatları değerlendirecek, 2020 yılı itibariyle iklim finansmanının 100 milyar doların üstüne çıkarılmasına yönelik net bir yol haritası belirleyecekler.
Anlaşma, gelişmekte olan ülkelere desteği de güçlendirecektir. Paris Anlaşması, gelişmekte olan ülkelere elverişli desteği vurgulamış ve uluslararası işbirliği ve destek vasıtasıyla iklim değişikliğine uyumun belirgin olarak güçlenmesine yönelik küresel  bir hedef belirlemiştir. Hâlihazırda gelişmekte olan ülkelerin kendi temiz, iklim değişikliğine dirençli geleceklerini kurmak için iddialı ve kapsamlı çabaları, gelişmiş ülkeler tarafından sağlanan finansmanın artması ve gönüllü işbirliği ile desteklenecek. Yeni anlaşma altında, gelişmekte olan ülkelerin dünyanın iklim değişikliği ile mücadelesinde kapasitelerinin geliştirilmesi ve kendilerine iklim açısından güvenli teknolojilerin sağlanmasına yönelik uluslararası işbirliği konusu güçlendirildi.

Su&Çevre: Anlaşma’nın önemi sizce nedir?

Fatma Güldemet Sarı: Bildiğiniz üzere, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21 Mart 1994 tarihinde, Sözleşmeye bağlı olarak kabul edilen Kyoto Protokolü ise 2005 yılında yürürlüğe girmişti. Bugün Türkiye de dahil olmak üzere 190’dan fazla ülke hem Sözleşme’ye hem de Protokole taraf. Bununla birlikte, uluslararası toplum uygulama dönemi 2020 yılında sona erecek olan Kyoto Protokolü’nden sonra yürürlüğe girecek olan yeni bir iklim anlaşmasının kabul edilmesi amacıyla son dört yıldır sürdürdüğü müzakereleri Paris’te gerçekleştirilen 21. Taraflar Konferansı’nda tamamladı. Konferans sonucunda Paris Anlaşması, 195 ülkenin oybirliğiyle 12 Aralık 2015 tarihinde kabul edildi ve böylece dünya, küresel iklim değişikliğiyle mücadelede yeni bir döneme girdi.
Paris Anlaşması’nın en önemli özelliği, Kyoto Protokolü’ne göre oldukça kapsayıcı olmasıdır. Bilindiği üzere Kyoto Protokolü uyarınca Protokolün Ek-B listesinde yer alan taraflar, sera gazı azaltım taahhüdünde bulunan ülkelerdi ve bu ülkelerin sayısı sınırlı olduğu gibi emisyonları da küresel emisyonların az bir kısmını teşkil ediyordu. Paris Anlaşması ise, 195 taraf ülkenin oybirliğiyle kabul edilmiş olmasının yanı sıra birçok ülkenin emisyon azaltım taahhüdü verdiği bir anlaşma olmuştur. Paris öncesinde alınan 19. ve 20. Taraflar Konferansı kararları ile bütün Taraf ülkelerden 2015 yılının Ekim ayına kadar yeni anlaşma için azaltım ile istenirse iklim değişikliğine uyumu da kapsayan ulusal katkılarını (INDC’ler) sunmaları talep edilmişti. Bugün itibariyle Türkiye’nin de dahil olduğu 188 Taraf ülke ulusal katkısını sunmuştur. Bu ülkelerin sera gazı emisyonları, küresel emisyonların yaklaşık yüzde 95’ine tekabül etmektedir. Zaman içinde revize edilerek geliştirilmesi öngörülen ulusal katkılar ile küresel ortalama sıcaklık artışının sanayileşme öncesi döneme göre 2 °C’nin altında tutulması ve sıcaklık artışının 1,5 °C ile sınırlandırılması yönünde çaba sarf edilmesi hüküm altına alınmıştır. 
Bununla birlikte Paris Anlaşması, Kyoto Protokolü’nün aksine sadece emisyonların azaltılması odaklı değildir. İklim değişikliğine uyum da en az azaltım kadar önemli ve öncelikli bir konu olarak ele alınmıştır. Uygulama araçları olarak nitelendirilen finans, teknoloji geliştirme ve transferi ile kapasite geliştirme başlıklarına da ayrıca yer verilmiştir.



Su&Çevre: Paris Anlaşması ile Türkiye ne gibi yükümlülüklerin altına giriyor? Türkiye’nin mevcut durumu ve hedefler arasında ne kadarlık bir fark var?

Fatma Güldemet Sarı: Bilindiği üzere BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Taraf olan ülkeler, Sözleşme altında Ek-1, Ek-2 ve Ek-1 Dışı olarak kategorize edilmektedir. Ek-1 Tarafları gelişmiş ülkelerdir. Ek-2 Tarafları, Ek-1’in bir alt grubudur ve Ek-1 dışında yer alan Taraflara finans, teknoloji ve kapasite geliştirme desteği sağlamakla yükümlüdür. Ek-1’de yer almayan bütün Taraflar ise Ek-1 dışı olarak adlandırılmakta olup, Çin, Brezilya, Meksika, Suudi Arabistan gibi ülkeler bu grupta yer almaktadır.
Türkiye, başlangıçta hem Ek-1, hem de Ek-2’de yer alırken, 2001 yılında alınan Taraflar Konferansı kararı ile Ek-2’den çıkmış, ancak Ek-1’de kalmıştır. Sosyo-ekonomik göstergeler bakımından Türkiye’ye benzer olan birçok ülkenin Ek-1 dışında yer alması, Sözleşme çerçevesinde haksız uygulamalara sebebiyet vermektedir. Sanayi devriminden bu yana küresel emisyonların sadece binde 7’sinden sorumlu olan Türkiye, gelişmekte olan ülke olmasına rağmen Ek-1’de yer aldığı için Ek-1 dışında yer alan gelişmekte olan ülkelere sağlanan finans, teknoloji ve kapasite geliştirme desteklerinden yararlanamamaktadır. Bu nedenle, günümüzün sosyoekonomik gerçekliklerini yansıtmayan ekler sistemine Paris Anlaşması’nda atıf yapılmaması, Türkiye’nin en önemli kırmızı çizgilerinden biri olmuştur. Paris Anlaşması, bu eklere hiçbir atıf bulunmamakta olup, bu durum, Türkiye’nin müzakerelerdeki tutumuna paralellik arz etmektedir. Bunun yerine, “gelişmiş ülke” ve “gelişmekte olan ülke” ifadeleri kullanılmış olup, hangi ülkelerin gelişmiş, hangi ülkelerin ise gelişmekte olan ülke kategorisinde yer aldığı netliğe kavuşturulmamıştır.
Paris Anlaşması’nın giriş hükümlerinde Çerçeve Sözleşme’nin ortak, fakat farklılaştırılmış sorumluluklar prensibine bağlı kalınacağı ifade edilmekte olup, Taraflar arası farklılaşmanın yeni rejime esas teşkil etmesi gerektiğini ifade eden Türkiye için bu da oldukça önemli bir maddedir.
Paris Anlaşması’nın, 4. maddesi, sera gazı emisyonlarının küresel ölçekte azaltılmasına, gelişmiş ülkelerin ekonomi genelinde mutlak azaltım hedefi belirleyerek liderlik etmesine ilişkindir. Daha kesin bir anlamı olan bu madde, anlaşma kabul edilmeden önce değiştirilerek daha esnek biçimde ifade edilmiştir. Bu nedenle, Türkiye’nin ilerleyen dönemde gelişmiş ülke olarak nitelendirilmesi durumunda bile ülkemizin mutlak emisyon azaltımı yapmak konusunda zorlanmayacağı öngörülmektedir. Bu da Türkiye adına olumlu bir gelişmedir.
Paris Anlaşması uyarınca küresel sera gazı emisyonlarının azaltılmasına katkı sağlamak için oluşturulacak olan yeni karbon piyasası mekanizmalarına Türkiye’nin de katılım sağlaması mümkün olabilecektir. Bu da önemli bir kazanımdır; çünkü bilindiği üzere Türkiye Kyoto Protokolü altında oluşturulan emisyon ticareti mekanizmalarından yararlanamamaktadır. 
Paris Anlaşması uyarınca bütün Taraflar, her beş yılda bir daha iddialı hedefler içerecek şekilde ulusal katkılarını revize etmekle yükümlü tutulmuştur. Bilindiği üzere Türkiye, yeni iklim anlaşmasına ilişkin ulusal katkısını 30 Eylül 2015 tarihinde Sözleşme Sekretaryasına sunmuştur. Hızla gelişen bir ekonomi olarak sera gazı emisyonlarını 2030 yılında yüzde 21’e kadar artıştan azaltmayı hedefliyoruz. Bu rakam, 2030 yılına kadar ülkemizin ekonomi alanında tüm sektörlerde gerçekleştireceği ve hedeflediği plan ve politikaların emisyon azaltımına yönelik etkisini ortaya koymaktadır. Bu hedefi, kaliteli altyapı projelerini hayata geçirerek, yeni ve temiz teknolojilerden yararlanıp, yenilenebilir enerji kaynaklarından daha fazla istifade ederek ve enerji verimliliğini sağlayarak gerçekleştirmeyi hedefliyoruz.

Su&Çevre: Hem diğer ülkeler hem Türkiye açısından hedeflerin amacına ulaşmasında ne gibi engeller mevcut?

Fatma Güldemet Sarı: Paris Anlaşması’nda, sera gazı emisyonlarının azaltılmasına ilişkin olarak gelişmiş ülkelerin ekonomi genelinde mutlak emisyon azaltım hedefi alarak sürece liderlik edeceği ifade edilmektedir. Ayrıca Paris Anlaşması ile gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere sera gazı emisyonlarının azaltımı yanında iklim değişikliğine uyum yükümlülüklerini yerine getirmelerinde finans desteği sağlayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu durum, sürecin ve anlaşmanın başarısını, gelişmiş ülkelerin sorumluluklarını yerine getirmesine bağlı kılmaktadır. Özellikle finans desteği hususu, gelişmekte olan ülkelerin taahhütlerini yerine getirmesi bakımından elzem bir husustur.
Bununla birlikte Paris Anlaşmasında, ana iklim sözleşmesi olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre sıralandığı eklerine (Ek-1, Ek-2, Ek-dışı) hiçbir atıf bulunmamaktadır. Bunun yerine, “gelişmiş ülke” ve “gelişmekte olan ülke” ifadeleri kullanılmış olup, hangi ülkelerin gelişmiş, hangi ülkelerin ise gelişmekte olan ülke kategorisinde yer aldığı netliğe kavuşturulmamıştır. Dolayısıyla söz konusu teknolojik, finansal ve kapasite geliştirme desteklerinden kimin yararlanacağı, kimin katkı sağlaması gerektiği, tartışmalara neden olabilecek niteliktedir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası tarafından bu hususun açıklığa kavuşturulması gereklidir.
Paris Anlaşmasında, Çerçeve Sözleşmenin eklerine hiçbir şekilde atıf yapılmaması Türkiye’nin müzakerelerdeki tutumuna benzerlik arz etmekte olup, ülkemiz adına olumlu bir gelişmedir. Anlaşmanın, gelişmiş ülkelerin ekonomi genelinde mutlak azaltım hedefi belirleyerek liderlik etmesine ilişkin maddenin son anda esnetilmesi nedeniyle Türkiye’nin ilerleyen dönemde gelişmiş ülke olarak nitelendirilmesi durumunda bile ülkemizin mutlak emisyon azaltımı yapmak konusunda zorlanamayacağı öngörülmektedir. Bu da Türkiye adına olumlu bir gelişmedir.
Taraflar Konferansı Başkanı Fransa tarafından, gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin finans ile teknoloji geliştirme desteğine erişiminin sağlanması konusunun çözüme kavuşturulacağı sözü verilmiş ve kayda geçirilmiş olup, sonuç raporuna da yansıtılacaktır.
Tüm bu gelişmeler ışığında ülkemiz, önümüzdeki dönemde diğer kurumlarla birlikte müzakere stratejisini belirleyecektir.

Su&Çevre: Bu hedeflere ulaşılamaması ne tür sorunlara yol açacak?

Fatma Güldemet Sarı: İklim değişikliği ve olumsuz etkileri, -fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, arazi kullanımı değişiklikleri ve sanayi süreçleri ile atmosfere salınan sera gazlarının atmosferdeki birikimi ile- sanayi devriminden beri hızla artmaktadır. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin 2014 yılında yayımlanan 5. Değerlendirme raporunda da açıkça ifade edildiği gibi, iklim değişikliğinin söz konusu insan kaynaklı etkilerinin önüne geçilemezse bu faaliyetler doğal sera etkisini kuvvetlendirerek, şehirleşmenin de olumsuz katkısı ile dünyanın yüzey sıcaklıklarının daha da artmasına neden olacaktır. Bu ise küresel ortalama yüzey sıcaklıklarında 2100 yılına kadar 1-3.5 °C arasında bir artış ve buna bağlı olarak deniz seviyesinde de 15-95 cm arasında bir yükselme olmasına neden olacaktır.
İklim değişikliği bu olumsuz sonuçları ile canlı türlerinin yok olmasına sebep olabilecektir. Dolayısıyla insanlığın bütün dünyanın geleceği için yeni iklim anlaşmasıyla öngörülen hedeflere ulaşması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Dünya üzerinde canlı varlığının devam edebilmesi, önü alınamaz iklim göçlerinin engellenmesi, salgın hastalıkların ortaya çıkarak yayılımının önüne geçilmesi, gıda güvenliğinin sağlanması, ülkeler arasında kaynaklar nedeniyle savaşların engellenebilmesi, ülkelerin varlıklarını devam ettirebilmek için bağlı oldukları ekonomik faaliyetlerini sürdürmeleri için gerekli olan doğal kaynakların varlığı, hep Yeni İklim Anlaşması’nın hedeflerinin ve ülkelerin niyet edilmiş ulusal katkılarının ve taahhütlerinin yerine getirilmesine bağlıdır. İklim değişikliği ile mücadele ve düşük karbonlu, dirençli ve sürdürülebilir geleceğe yönelik eylem ve yatırımları ortaya koyan ve ilk kez bütün milletleri tarihi, güncel ve gelecekteki sorumluluklarına dayanan ortak bir hedef etrafında bir araya getiren bu tarihsel anlaşmanın uygulanması, hedeflerine ulaşması ve yakalanan sinerjinin devam ettirilmesi, dünyanın geleceği için esastır.

Geri