Haberler

Prof. Dr. İlhan Talınlı




"Doğayı Değiştirecek Hiçbir Erk Yoktur"

Türkiye’nin çevre konusunda hiçbir zaman doğru ve tutarlı bir politikası olmadığını söyleyen Prof. Dr. İlhan Talınlı, “Bu, iyi bir gidişat değil. Doğayı değiştirebilecek hiçbir erk veya hiçbir devlet yoktur. Doğa diyetini alır. Diyet vermek istemiyorsak, -ki bu gerçekten acı olur- çevre politikası ve bilinci, birinci önceliğimiz olmalı” uyarısında bulunuyor.


Su&Çevre: Sizce çevreye yaklaşım nasıl olmalıdır?

Prof. Dr. İlhan Talınlı: Öncelikle şunu belirtmeliyim ki derginizin adı olan “Su ve Çevre”yi bile yanlış buluyorum. Bu yanlış her yerde yapılıyor. Çevre kelimesinin önüne hiçbir zaman “ve” bağlacı gelmemelidir. Çevre zaten her şeydir... Çevre, ekosistemler bütünüdür. “Eikos” ise Yunanca, “yaşanılan yer, yuva” anlamına gelir. Ekosistem, yaşam sistemi demektir. Çevre, bu sistemlerden meydana gelmiş bir bütündür. Çevre, insanın etrafındaki ağaç, orman, böcek veya su ile tanımlanamaz... Yaşamın tam kendisidir. Dolayısıyla çevrenin, her şeyi içinde barındıran, dünyadaki tüm politikaların üzerinde bir önemi vardır. Ekosistem içerisinde insan odaklı görülen şey, aslında insan odaklı da değildir. Kurbağa, böcek, tuz, göl, nehir, alg, mikroorganizmalar gibi dev bir bütünün içerisindeyiz, parçasıyız. Bir de bu muazzam sistemi çalıştıran “su” var tabii ki. Nehirler, göller, yeraltı suları, havadaki su, buz halindeki su, temiz su, acı su, tuzlu su, kullanma suyu, içme suyu, yağmur suyu... Aklınıza gelebilecek olan her şeyi çalıştıran ve hiçbir şekilde yok edilemeyen, ancak yer değiştiren ve bazen korkudan tir tir titrediğimiz “su”... 

Yapacağınız tüm çevre politikaları yaşam için, ekosistem için olmalıdır. Örneğin eğitim politikası veya dışişleri politikası çevre politikalarıyla bağlıdır. Çevrenin kültür boyutu bunu belirler. Örneğin siz bir Müslüman ülkede Hıristiyanlık eğitimi için bir politika yürütemezsiniz. Kısıtlayıcı olan oradaki popülasyondur. Mesela kutup ayılarının renkleri beyazdır. Toroslardaki geyiklerin boynuzları biraz kısadır. Her şey, ekosistemin kazandırdığı özelliklere sahiptir. Bunları değiştiremezsiniz. Eskimoları getirip plazada yaşatamazsınız. Ancak ekosistemin izin verdiği ölçüde politika yaratabilirsiniz. 

Çevre politikaları diğer politikaların üzerindedir. Herhangi bir fiil için seçtiğiniz yer bir yaşam reaktörüdür. Yani çevredir, ekosistemdir. Dolayısıyla bir politika geliştirdikten sonra ardından “çevreye de! dikkat edelim” denilemez. 1992 Rio Konferansı’nda slogan bu hata ile yapıldı. “Sürdürülebilir Kalkınma ve Çevre” ne demektir? Diyor ki, gayrisafi milli hasılamızı yükseltelim ama bu arada çevremize “de” dikkat edelim. Gelişmekte olan ülkeler, üçüncü dünya ülkelerinin dünyayı kirlettiğini savunuyorlar. Sanki kendileri bugüne kadar kirletmediler, yok etmediler. O gayrisafi milli hasılaya ulaşırken kullanılan ekosistemin kaynakları hiç sorgulanmıyor. Su, hava ve insanı kullandın, hatta sömürdün. Kaynak tükendiği anda kendi bulundukları ekosistemin dışına çıkıp başka ekosistemlere gidip oralarda tüm ekosistemi, yaşam kaynaklarını sömürmeye başladılar. Şimdi dönüp geri kalmış ülkelere, sürdürülebilir kalkınmanın yanına “çevre”yi de koyun diyorlar. Hayır, ancak yaşam sürdürülebilirdir. Sürdürülebilir kalkınma diye bir şey yoktur. Yani üç kaplumbağa varsa, ertesi yıl da üç kaplumbağa olarak kendini yenilemesi, havanın ve suyun kendini yenilemesi gerekir. Yani sürdürülebilir yaşam, ekosistemin sürdürülebilirliğinin sınırlarını aşmayacak şekilde davranmaktır.

Su&Çevre: Türkiye’nin çevre politikalarını nasıl görüyorsunuz?

Prof. İlhan Talınlı: Aklımın politikaya erdiği 45 yıldır Türkiye’de hiç çevre politikası görmediğimi söyleyebilirim. Ne kadar alanda tarım yapılacağı, ne kadar alanda sanayi yapılacağı, nereden ne ürün alınacağı vs. bunların hepsinin adı politikadır. Politika, bir vizyon ve misyon, yani bir öngörü ve özgörev gerektirir. Bu çerçevede bir planlama yapılır. Bu planlama bir programlama gerektirir. Programa bir proje yapılır. O proje uygulamaya geçirilir. Bunun fizibilitesine bakılır. Baştaki politikaya uygunsa devam edilir. Değilse vazgeçilir veya yenilenir. 

Bu ülkede 30-40 yıl önce Alman-ya’nın tehlikeli atıkları, Isparta’da bir fabrikada yakılmak üzere yakıt diye ithal edildi. Kimsenin haberi olmadı. Daha sonra bir Çevre Bakanı, Bergama’daki altın madeni için “Bergama kabak tadı verdi” demişti. Madencilik dış yatırımla yapılıyormuş, Türkiye’ye dışarıdan para aksın diye 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “900 milyon dolar verene Çankaya’nın bahçesini açarım” söylemi ile o andaki politikalara destek vermişti. Kaz Dağları’nın altını teker teker açıp toprağı siyanürleyenler ve onları kollayanlar sorgulanamıyor. Yatırım gelsin diye ekosistem ve yaşam kalitesi gözardı edilemez. Daha sonra bir başbakan, bataklık kurutup üzerine fabrika kurup kurdelasını keserken, “Bu fabrika o çevreci hayalperestlere ders olsun” ifadesini kullanmıştı. Hayalperest ne demekse? Seneler önce İskenderun’da batırılan ve radyoaktif atık taşıdığına inandığım Ulla gemisi bir başka örnek. Uluslararası atık transferine hayır deme imkanımız vardı. Gemi battığında bir Çevre Bakanı eylem yapan Greenpeace üyelerine “Siz İspanya’nın tarafını tutuyorsunuz, vatan hainisiniz” demişti. Altına, nükleer santrale karşı çıkanlara aynı sıfatları yakıştıranların politikaları eğer çevre politikası ise ben bu politikaların tam tersini savunuyorum. 

Hidroelektrik santraller de başka bir konu tabii ki. Suyu hapsetmek kadar büyük bir günah yoktur. Su, alınır, kullanılır, kirletilir, arıtılır ve tekrar alıcı ortama bırakılır. Bu döngüyü bozduğunuz anda kuraklık da yaşarsınız, suyu ve yaşamı da kaybedersiniz. Bütün işleyişi, yaşamı su yürütür. 


2010 yılında Birleşmiş Milletler toplantısında, suyun doğal insan hakkı olduğu, meta olarak satılamayacağı konusunda 141 ülke evet oyu verirken Türkiye’nin çekimser oy veren 24 ülke arasında olması da düşündürücü bir olaydı. ABD, Rusya ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerin politikalarına, yani çevre kaynaklarını sömüren politikalara uyduk. Bu kaynakların hepsi çevre kaynağıdır. Çevre kaynağı olmayan bir kaynak söyleyebilir misiniz? Yarın, öbür gün havayı size satarlarsa ne yaparsınız? Afrika’da yaprakların üzerinden yağmur sularını toplayan yerlilere, “Dur, bu suyu ben satın aldım” diyen Fransızlar bunun hesabını verirken Türkiye’nin oyuna mı güvenecek? 

2008 yılında yaptığımız Çevre Kanunu’nun içerisine maden, petrol arama, enerji yatırımları gibi yatırımları ÇED raporundan muaf tutmak da çok düşündürücü. ÇED’in en önemli unsuru halkın katılımı toplantısıdır. Yani ekosistemin birincil canlısının topluluğu. Halk istemeyecek ama sen oraya nükleer santrali yapacaksın. Gerisini anlatmama gerek yok. Ben bir çevre bilimcisi olarak dünya üzerindeki tüm atıkların nasıl arıtılıp, nasıl yönetileceği hakkında yeterli bilgi sahibi olduğumu düşünüyorum. Fakat nükleer atıkların nasıl arıtılabileceğini benim gibi henüz hiç kimse bilmiyor. Onun için ABD dağların altına gömüp duruyor. Rusya, Sibirya’daki kar çöllerinin altına gömüyor. ABD, 350 milyar dolar harcayıp ancak 75 yıl sonra Yuka Dağı’nın etrafına tehlikesiz hale geleceğini belirtiyor. Rusya’nın ne yaptığı belli değil. Sibirya çölleri diyoruz ama Karadeniz’in ortasına atılıp-atılmadığını aslında kimse bilmiyor. Ancak bu cümleme kanıt isterseniz, “kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir” diyebilirim. 

Termik santrallerin durumu ve en son Soma örneği de ortada. Yani ÇED’i bilimsel olarak göz önüne almazsanız çevreye olacakları, dolayısıyla yaşam kalitesinin düşmesini hesaplayıp kestiremezseniz, yapacağınız her faaliyetten bütün yaşam zarar görür. Bu nedenle bu riskleri değerlendirebilen politikalar, doğru politikalardır; diğerleri yanlıştır. Çan’a termik santral kurarsınız, Artvin’e 10 megawatt elektrik için HES yaparsınız, o güzelim suyu bir tüp içine hapsedersiniz, zarara uğrayacak olan “yaşam”dır. 20-30 yıl sonra orada su bulamayabilirsiniz. Su bulamayınca yaşamın hiçbir öğesini bulamayacaksınız. 

Kanal projesi ve 3. havaalanı projeleri de tartışılması gereken konular. Çevre biliminin en önemli konularından birisi yer seçimidir. Bütün kuzey ormanlarını yok edip iki İstanbul daha yaratılacak. Bütün yollar asfaltlanacak, sular akacak, heyelanlar olacak. Basit bir yağmurdan dolayı 3-5 yıl önce TEM’de 9 kişiyi kaybettik, var mı bunun ötesi? Dere yatağına ev yapılmamalı deniliyor; peki ormanın ortasına bunlar yapılırsa ne olur? Ekosistemin bir kapasitesi vardır. O kapasite de bilim yoluyla anlaşılır. Mesela İstanbul ekosisteminin nüfusu 15 milyon. Peki İstanbul 15 milyon insanın yaşamasına, viyadüğüyle, stadyumuyla, köprüleriyle, metrolarıyla bu kapasitede bir ekosisteme sahip mi? Hayır. Aşmış, taşmış... Ölümler, felaketler boyutundayız. Bir deprem bize dersimizi verir. Bakın, Marmara Depremi 1999’da olduğunda 35 bin kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı. Türkiye büyük zarara uğramıştı. Demek ki ekosistem, kendi kapasitesi aşılınca diyetini alıyor. İstanbul’un taşıma kapasitesi kalmamıştır. Bir de Trakya’yı ikiye bölüp bir kanal projesiyle sağına soluna iki İstanbul daha kurarsanız büyük hata olur. Trakya, Avrupa’nın tahıl ambarıdır. Ortasından Ergene Nehri akar. Zaten elli yıldır bütün sanayi oraya yönlendirilerek birinci sınıf tarım alanları sanayinin emrine verildi. Sonra da “Ergene zehir saçıyor” deniliyor. Akar tabi. Çünkü ne arıtma sistemlerinizin deşarj standartları yerinde, ne politikalarınız yerinde, ne suyu koruma, ne insanı koruma, ne ağacı, böceği koruma politikası var. 
Doğru ve tutarlı çevre politikalarına hiç sahip olmayan mahzun Türkiye’min, daha doğrusu Anadolu ekosistemimin fıtratı maalesef bu şekilde özetlenebilir. Bu, iyi bir gidişat değildir. 

Su&Çevre: Bu tablodan sonra ne yapılmalıdır? Ne önerirsiniz?

Prof. Dr. İlhan Talınlı: Doğru ve tutarlı çevre politikaları gerekiyor. Bu politikaların, diğer politikaların hepsinden üstün olduğunu kabul eden düşünce tarzı hakim olmalı. Tüketim toplumu olmaktan daha çok üretim toplumu olmaya yönelmemiz lazım. Ama o üretimi de çevre standartlarının ve çevre koşullarının ölçülerinde yaparak sürdürülebilirliği sağlayan politikaları bugünden oluşturmak gerekiyor.

 Nükleer enerjiden vazgeçilmeli. Almanya’nın sadece rüzgardan 2007 yılında ürettiği elektrik 30 bin megawatt. Almanya buna çok önceleri karar verdi. Hiçbir kirliliği olmayan rüzgar enerjisini, güneş enerjisiyle destekledi. Bu bir politikadır, plandır. Bunun karşılığında da 24 tane nükleer santralini teker teker kapatmaya başladı. Ancak bütün emperyal politikalarda olduğu gibi ülkelerindeki nükleer santralleri kapatırken benim ülkeme nükleer santral yapmaya çalıştılar. Doğru çevre politikalarını bizi yönetenlere dayatmak zorundayız. Onlar da yapmak zorundalar. Dünyadaki bütün sivil itaatsizliklerin nedeni çevredir, yaşamdır, ekosistemdir. 

İnsan, su, hava, çiçek, böcek sömürülmemelidir. İyi bir çevre politikası sloganla başlar. Bir öngörüsü, vizyonu olur, bir misyonu olur, onun altında da planlama yapar. Doğayı değiştirebilecek hiçbir erk, hiçbir devlet yoktur. Doğa diyetini alır. Diyet vermek istemiyorsak, -ki bu gerçekten acı olur- çevre politikası ve bilinci, birinci önceliğimiz olmalıdır. 

Su&Çevre: AB ile bir yola girilmişti, size göre nasıl gidiyor? Bu kriterlerle ilgili yorumlarınız nelerdir?

Prof. Dr. İlhan Talınlı: O politikaları ben yürütmediğim için tabii ki bire bir bilemem. Fakat AB’nin dayattığı çevre kriterlerini kabul etmediğimi söyleyebilirim. Bence AB, çevre politikalarını yeniden ele almalıdır. 
Mesela ABD’de Kaynak Koruma ve Geri Kazanma Yasası var. Bir çevre yasası yoktur. EPA (Çevre Koruma Teşkilatı) bu yasadan emir alıyor. AB’nin de kendi standartları var. Bizim kokorecimize kadar standart getirmeye çalışıyorlar. AB, benim ekosistemimin özelliklerini bilmeden kriter koyamaz. Her ekosistemin kriteri, kendisi tarafından o ekosistemin özellikleri çerçevesinde konulur. O yüzden genel, temel, herkes için geçerli olan kriterlerin dışında AB size şu kriterleri getireceğiz diyemez. Mesela AB bize tekstil sektörünün atıksularını şu standartlara kadar arıtacaksın diye kriter getirebilir. Arıttığımız atıksuyun deşarj edileceği bize ait alıcı sular ve denizlerin özellikleri ile simsiyah akan Sen Nehri’nin özellikleri aynı değil ki ortak kriter sahibi olalım. Dolayısıyla çevre ancak o ekosistemin standartları ve sınırlamaları karşılığında bir kriter, zorlama ve yaptırım gerektirir. Onu da ancak o ekosistemin içindekiler yapar. Bu nedenle AB’nin çevre politikalarını tekrar gözden geçirerek ülke sınırları için değil tüm Avrupa ekosistemi için yeni kriterler ve standartlar oluşturacağını sadece umut ediyorum. 

Geri