Prof. Dr. Ahmet Samsunlu

“Efsane” hocalardan, İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Emekli Öğretim Üyesi, İmar ve İskan Eski Bakanı Prof. Dr. Ahmet Samsunlu, aktif olarak çalıştığı günler kadar olmasa da hâlâ camianın içinde yer alıyor. İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nde Kentsel Altyapı ve Çevre Planlaması adında bir yüksek lisans dersi veren Samsunlu, ders kapsamında imar, şehircilik, şehirlerdeki altyapı tesislerinin uygulama örnekleri, organize sanayi bölgelerinin ihtiyaçları ve Türkiye’nin katı atık planlaması gibi konuları anlatıyor. Bu derslerde işin uzmanı hocaları da davet eden Samsunlu, Prof. Dr. Erdem Görgün ile organize sanayi bölgelerini; Prof. Dr. İzzet Öztürk ile Türkiye’nin katı atık planlamasını; Prof. Dr. Ayşegül Tanık ile şehir planlamanın çevre boyutunu ele alıyor. Ayrıca Hitit Üniversitesi’nde açılış dersi veren ve son aylarda Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın yaptığı üç çalıştaya katılan Samsunlu, yine geçtiğimiz haftalarda tamamlanan 3W Kongresi’nin Bilim Kurulu’nda görev almış, çağrılı bir tebliğ vermiş ve bir oturum yönetmişti. Çorum Gazetesi’ndeki köşesinde düzenli olarak makaleler kaleme alan Samsunlu, Çorum Eğitim Kültür Vakfı ve Türkiye Onkoloji Vakfı’nda da görevler alıyor, Taksim ve Marmara Gruplarına katılıyor. Bunların dışında 8 derneğe ve kuruluşa üye olan Samsunlu’dan Türkiye’nin çevre politikalarını değerlendirmesini istedik. Hoca da her zamanki keyifli üslubuyla sorularımıza yanıt verdi...


http://www.suvecevre.com//staticfiles/images/newsimages/HaberResmi/8e3fdff2-6e44-4536-8485-879da5f18f1c.jpg

Su&Çevre: 
Hocam artık Türkiye’de de havza ölçeğinde çalışmalar yapılmaya başlandı... Havza yönetimi neden önemli? Bu konuda neler yapılabilir? Sürdürülen çalışmalar hakkındaki yorumlarınız nelerdir?

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Türkiye’de, Avrupa Birliği uygulamalarını dikkate alarak artık havza birliklerinin kurulması üzerine odaklanılıyor. Bu çok gerekli ve önemli bir konu. Çorumlu olduğum için o bölgeyi de yakından takip ediyorum. Mesela Çorum’un ilgilendiği iki havza var; Yeşilırmak ve Kızılırmak havzası. Yeşilırmak Havzası’nda doksanlı yıllarda bir Yeşilırmak Havza Birliği kurulmuştu. Bunun hedefi yalnız çevre boyutuydu. Çevreyle ilgili sorunları çözmeye çalışıyorlardı. Belli gelişmeler oldu fakat sonra Türkiye’de kalkınma ajansları kuruldu. Bunlardan birisi de Çorum’un dahil olduğu TR83’tü. Ama bu kalkınma ajansları havzayı bir bütün olarak dikkate almadılar. Yeşilırmak Havzası’nda dokuz tane il olduğu halde bünyesinde yalnız Samsun, Çorum, Amasya ve Tokat yer aldı. Dolayısıyla bu bizim anladığımız manada bir su havza birliği değil. Bir kalkınma ajansı ve bu kalkınma ajansının kurulmasıyla birlikte Yeşilırmak Havza Birliği’nin çalışmaları neredeyse sıfıra indi. Bunun tekrar çözüme kavuşturulabilmesi için şu anda Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın hazırlamakta olduğu Su Kanunu’nun bir an önce çıkması lazım. Su Kanunu çıkmadığı takdirde su konusundaki dağınıklık ve çok başlılık ortadan kalkmayacaktır.

Havza yönetimi Türkiye için çok önemli bir konu. Mesela Yeşilırmak çevresinde dokuz tane il var. Fakat dokuz vali, bütünleşik (entegre) bir proje olmadığı için kendi başlarına istedikleri gibi çalışıyorlar. Halbuki havzalarda bir tepe kuruluş olması lazım. Ben Almanya’da 11 yıl kaldığım için Almanya’daki su idarelerinin yapısını ve çalışma şekillerini çok iyi biliyorum. Ruhr Havza Birliği bunların en önemlilerinden birisidir. Ruhr, Ren Nehri’ne akan bir nehirdir. Ruhr Havza Birliği, o havzadaki belediyelerin ve su dağıtım şirketlerinin ihtiyaçlarını dikkate alarak bürokrasiyi tek başına organize ediyor ve su temini ile suların uzaklaştırılması konusunda tüm kararları kendi veriyor. Ruhr Havzası’nda çok sayıda atık su arıtma tesisi olduğu halde yalnız dört çamur işleme tesisi bulunuyor. Türkiye’de ise bir belediyenin her arıtma tesisine birer çamur işleme tesisi kuruluyor. Bu da büyük bir ziyana sebep oluyor. Ruhr’daki tüm atık su arıtma tesislerinden çıkan çamurlar borularla veya tankerlerle transfer edilerek sadece dört tesiste bertaraf ediliyor. Bu bölgedeki bir diğer önemli konu da, belediyelerin gereksiz işlerle kendilerini yormamalarıdır. Belediye ve/veya su dağıtım şirketi, Ruhr Havza Birliği’nin getirdiği içme suyunu belediye sınırında teslim alıyor ve onu şehre dağıtıyor, parasını tahsil ediyor ve Ruhr Havza Birliği’ne karşılığını ödüyor. Ruhr Havza Birliği de küçük işlerle, para işleriyle falan uğraşmıyor. Belediye kendi atık suyunu topluyor ve belediye sınırında Ruhr Havza Birliği’ne teslim ediyor. Birlik de atık suyu alıyor, götürüyor, arıtıyor ve nehre veriyor. Nehrin temizliği ve kalite durumundan da Ruhr Havza Birliği sorumludur. Türkiye’de nehirden kimin sorumlu olduğu bile tam olarak belli değil.

Su Kirliliği ve Kontrolü yönetmeliğine göre Türkiye’de Birinci, İkinci, Üçüncü ve Dördüncü olarak dört kalite su vardır. Birinci kalite, içme suyu niteliğindedir. İkinci kalite su, muhakkak bir içme suyu arıtma tesisinde işlem gördükten sonra kullanılır. Üçüncü kalite su daha kötüdür ve ileri bir içme suyu arıtması yapılması gerekir. Dördüncü kalite su ise açık bir kanalizasyondaki suyun kalitesine benzer. Bu, Avrupa standartlarında beş kalite olarak ayrılıyor. Ruhr Havza Birliği’nin seksenli yıllarda bölgesindeki nehirlerinin, derelerinin büyük bir çoğunluğu üç, dört ve ikinci kalite su iken, bugün hemen hemen hepsi bir, nadiren ikinci kalite su haline dönüşmüştür. Fakat bugün Türkiye’nin yüzeysel sularının büyük bir çoğunluğu üç ve dördüncü kalitedir. Avrupa standartlarında temiz su denilebilecek oran yüzde 22’dir. Bu oran Avrupa’da yüzde 60’tır.

Ergene Havzası ise son dönemde üzerine odaklanılan bölgelerden birisi. Buradaki sanayi tesislerinin bir kısmının arıtma tesisi vardı ama oradaki yerleşimlerin arıtma tesisleri yoktu. Zamanla o sanayi tesisleri sorunlarını daha kolay çözebilmek için birer organize sanayi bölgesi içinde yer almaya başladılar. Organize sanayi bölgeleri haline gelince arıtma tesislerinin yapımı da hızlandı ve büyük yatırımlar yapılmaya başlandı. Fakat tabii ki sırf Ergene değil; Türkiye’de 26 havza var.

Bakanlık tüm bu havzalarla ilgili çeşitli projeler yürütüyor. Ama bu projeleri uygulayabilmek için Ergene’de olduğu gibi bir hükümet projesi haline getirilmesi gerekiyor. Her ilin belirlenmiş ciddi yükümlülükleri olmalı. Diğer taraftan Su Kanunu’nun hazırlıkları sürüyor. Su Kanunu ile birlikte bu sorunların da çözülebileceğine inanıyorum.

Su&Çevre: Hocam Su Kanunu da taslak halinde… İnceleyebildiniz mi? Yorumlarınız nelerdir?

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Çok derinlemesine inceleme fırsatı bulamadım. Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından 2012 yılında hazırlanan Su Kanunu Tasarısı taslağı tartışmaya açılmış bulunuyor. Su konusunda, AB direktiflerinin ve kanunlarının bizim kanunlarımıza uydurulması hedefleniyor. Bu Kanunun amacı; su kaynaklarının sürdürebilir şekilde korunması, kullanılması, iyileştirilmesi, su ile ilgili bilgilerin toplanması, izlenmesi, havza esasında inceleme ve planlamalarının hazırlanması, kullanım önceliklerinin belirlenerek tahsislerinin tek merciden yapılması, su yönetiminde etkinlik ve katılımın geliştirilmesini sağlamaktır. Bu Kanun çıktığında su yönetimi yasal bir dayanağa oturtulmuş olacak. Burada su kaynağını nasıl verimli ve iyi kullanırız düşüncesi hakim. Su Anayasası’nı oluşturacak bu Kanun, su kaynaklarının havza esasında sürdürülebilir bir şekilde korunması, iyileştirilmesi, geliştirilmesi ve kullanılmasının sağlanmasını hedeflemekte ve bunun için “Ulusal Su Planı”’, “Havza Yönetim Planı” ile Taşkın Kontrolü ve Taşkın Yönetim Planı hazırlanmasını öngörmektedir. Hazırlanacak havza su tahsis planlarına göre su kaynaklarının tahsisi Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılacağı belirtilen tasarıda su kaynaklarının ekonomik ve ekolojik ihtiyaçlara en uygun şekilde kullanımının sağlanması istenmektedir. Su konusu ile ilgilenenlerin bu taslağı inceleyerek görüşlerini Bakanlığa sunması, ülke çıkarlarına uygun bir kanunun çıkmasını sağlayacaktır.

Su&Çevre: Çok genel bir soru ama Türkiye’nin çevre politikalarını nasıl değerlendirdiğinizi öğrenebilir miyiz? Tabii bunun içine çevre kirliliği giriyor, gürültü giriyor, yeşil alan giriyor, su giriyor...


Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Türkiye’nin çevre politikasını Avrupa Birliği’nden ayrı düşünmemiz mümkün değil. AB’ye giriş sürecinde 35 faslın sonuçlandırılması lazım. Ancak bugüne kadar 12 fasıl açıldı. Açılan son fasıl da çevre oldu. Bu faslın açılması da tabii ki Türkiye’nin çevre politikasını çok etkiledi. Eğer çevre faslı açılmasaydı Türkiye’nin çevre sorunlarının çözümü için bu kadar hızlı adımlar atılamazdı.

Çevre faslının açılmasıyla belli taahhütler altına girdik, yönetmelikler yayınladık, yeni arıtma tesisleri açtık. Sürecin tamamlanması için 68 milyar euro harcanması gerekiyor ve bunun bir kısmını Avrupa Birliği bize veriyor. Bu yardımlarla Türkiye’de çok sayıda arıtma tesisi ve katı atık bertaraf tesisi yapılıyor.

Ben Türkiye’nin çevre politikasını olumlu buluyorum. Bunu geçmişte Bakanlık da yaptığım için bir devlet adamı özelliğimle söylüyorum. Özellikle Avrupa Birliği sürecinin başlamasıyla Türkiye’yi belli tarihlere uymaya ve belirli hedeflere varmaya mecbur kılınmıştır. Diğer taraftan artık fasıl açılmıyor ve fasıl açılmadığı için de üyelik yolunda ülkemiz ilerlemiyor. Bizimle birlikte 2005 yılında adaylık müzakerelerine başlayan Hırvatistan bu sene AB üyeliğine kabul edildi. Daha 35 faslın 12’si açıldı, bir tanesi kapandı. 11 fasıl da kapanmadı. Eskiden AB’ye 2025’te bile girip giremeyeceğimizden şüpheliydim, şimdi ise bunun çok daha uzun olabileceğini düşünüyorum.

Çevre konusunda Türkiye için ümitsiz olmamamız lazım. Çünkü 1980’li yıllarda Türkiye’de çevre kavramı bile pek bilinmiyordu. 80’den sonra anayasamıza çevreyle ilgili madde girdi, kanun çıkarıldı. 1991’de Çevre Bakanlığı ve İSKİ kuruldu. Bugün kırk üniversitede çevre bölümü var. Çevreyle ilgili yönetmelik ve kanunlarımız neredeyse Avrupa’dakilerin aynısı. Halkımızda ve belediyelerde de bu bilinç oluşuyor. Artık insanlar çöplerini ayırıyorlar. Çocuklarımız çevre bilinciyle yetişiyor. Esas çevre bilincine sahip olmayanlar yaşı daha ileri olanlar...

Su&Çevre: İstanbul için yorumlarınız nelerdir?

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: İstanbul’da, taşıma kapasitesinin çok üzerinde bir nüfus var. Yaşam kalitesi de düşüyor. Öncelikle göç durdurulmalı. Bununla birlikte şehrin bazı sorunları da çözülmedi değil. Mesela İstanbul’un artık bir içme suyu problemi kalmadı. Bu çok önemli. Belediye de İSKİ de elinden geleni yapmaya çalışıyor. Bir ara ağırlık suya verildi ve çözüldü. Atık su ve katı atık problemleri de çözüldü sayılır. Çözülmeyen sorun çamur ve tehlikeli atık sorunudur. Ayrıca en büyük sorun trafiktir. Trafiğin de çözümü, metro ve toplu taşımanın cazip hale getirilmesi ve özel araç kullanımının teşvik edilmemesinden geçiyor.

Su&Çevre: Hocam sekiz sene önce yaptığımız röportajda, “Arıtma tesisleri çöpe dönüyor” yorumu yapmıştınız... Geçen süreçte neler oldu, neler yaşandı?

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu:
Tabii bu yorumu şimdi de yapabilirim. Sekiz sene önce, bu arıtma tesislerini kontrol edecek hiçbir kurum yoktu. Belediyeler de tesis kurulumu için Hazine’den destek alıyorlardı. Çevre Bakanlığı’nın da tasdikine bağlı değildi. İyi veya kötü, daha çok yurtdışından ne önerilmişse onu kuruyorlardı. Bunun sonucunda Hazine aşırı şekilde yurtdışına borçlandı ve kurulan arıtma tesislerinin birçoğu, ister yurtdışındaki firmaların kurduğu olsun, ister yerli firmaların kurduğu olsun, çalışmamaya başlamıştı. Bu yorumu onun için yapmıştım. Şimdi bunun farkına varıldı. Bakanlık, Avrupa’dan destek alan bu projeleri kontrol ediyor. Bunların tekniğin gerektirdiği şekilde olup olmadığı hakkında hala büyük tartışmalar var. Bazı tesisler çalıştırılamıyor. Onun için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı bir araya gelerek, bu arıtma tesislerinin kuruluşunda bir kontrol mekanizması kurmalılar. Ayrıca bunları çalıştıran insanların eğitimine ağırlık verilmelidir. Bu eğitimi de vermede İSKİ gibi büyük kuruluşlar, üniversitelerle birlikte etkin rol almalıdır. Almanya’da meslek lisesini bitiren bir kişi üç yıllık bir çıraklık eğitimi gördükten sonra atık su arıtma tesisi için çalışma kalfalığı alıyor.

Türkiye’de ise arıtma tesisleri sürgün yeri olarak görülüyor. Sürgün olan bir insan, konuyu bilmeyen bir insan bu tesisi nasıl çalıştırır? Bu konuda Türkiye’de yapılması gereken çok büyük işler var.

Su&Çevre: Hocam bir de Türkiye’de arıtma tesislerinde yap işlet sisteminin pek de yaygın olmadığını görüyoruz...

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Doğrudur... Gezdiğim tesislerde işletme olayının iyi olmadığını görüyorum. Fakat yavaş yavaş yurtdışından da bazı firmalar Türkiye’ye gelip arıtma tesisi işletme işini üstleniyorlar. Tesislerin işletilmesinde sorun olduğu doğru, bu eksikliği gidermek için uzman eleman yetiştirilmesi konusunda da ciddi çalışmalar yapılmalı.

Eskiden atık su arıtma tesisi kuran firmalar, genelde altı ay, maksimum bir yıl sonra tesisi bırakıp gidiyorlardı. Şimdi belediyeler bilinçlendi ve bu süreyi üç yıla çıkaranlar oldu. Bunun herhangi bir şekilde düzene konulması lazım ve Türkiye’de atık su arıtma tesisi çalıştıran firmaların sayısının artması gerekiyor. Tesis işletmenin de bir kontrolünün olması şart. Almanya’da Su Polisi, arıtma tesisi çıkışından belirsiz zamanlarda numune alıyor. İsterlerse arıtma tesisine de girebiliyorlar. Yani işletenin de kontrol edilmesi gerekiyor.

Yani Alman Su Polisi’nin görevi Türkiye’de nasıl yapılıyor, bu da çok önemli...

Su&Çevre: Yeterli teknolojiye sahip miyiz?

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Türkiye’de teknoloji gelişiyor. Yerli üreticilerimiz de iyi ve teknolojik şeyler üretiyorlar. Arıtma tesislerinin teknolojik olarak önemli bir kısmını yapıyoruz. Ama yapamadığımız bazı hassas aletleri de yurtdışından ithal ediyoruz. Yavaş yavaş o firmalar da Türkiye’ye gelmeye başladılar. O firmalar gelip ürünlerini burada yapmaya başlıyorlar. Çünkü Türkiye çok büyük bir pazar ve çevre sektöründe daha milyarlarca dolarlık yatırım yapılması gerekiyor. Bu teknolojiler bilinmeyen teknolojiler değil. Bunların ülkemizde yapılmaması için de hiçbir sebep yok.