EPEA Türkiye Direktörü Prof. Dr. Hulusi Barlas:

“Atık kavramı, ‘Beşikten Beşiğe’ Konsepti ile Değişiyor”
Geçtiğimiz aylarda kurulan Environmental Protection and Encouragement Agency (EPEA)’nin Türkiye ofisi, atık kavramını tamamen değiştiren Cradle to Cradle (Beşikten Beşiğe) konseptini ülkemizde de yaygınlaştırmayı amaçlıyor. EPEA Türkiye Direktörü Prof. Dr. Hulusi Barlas’tan ajans ve Beşikten Beşiğe konsepti hakkında bilgi aldık. Barlas, “Yeni bir üretim anlayışıyla atık kavramı tamamen değişmeli” diyor...

Eylül-Ekim 2001 Sayı: 40

Su&Çevre: EPEA ve Cradle to Cradle (Beşikten Beşiğe) konsepti hakkında bilgi alabilir miyiz?..

Prof. Dr. Hulusi Barlas: Beşikten Beşiğe, yani çok bilinen İngilizce söylenişiyle “Cradle to Cradle”, en kısa ifadesiyle “yeni bir tasarım konsepti”... Alman Kimyager Prof. Dr. Michael Braungart ile Amerikalı Mimar William McDonough’ın 1991 yılında ortaya koydukları ve 2. Endüstri Devrimi’ni başlattığı söylenen “Yeni bir atık bakış açısı” olarak tanımlanabilir. Bu düşünce şekli daha az zararlıyı değil, faydalıyı/yararlıyı gerçekleştirmeyi esas alıyor. Dolayısıyla yaşadığımız şu yıllarda ağırlık verilmeye çalışılan sürdürülebilirlik, atık azaltımı, ürünlerde bazı zararlı maddelerin bulunmaması gibi “Beşikten Mezara” kavramlarına eleştirel yaklaşıyor. Kendisi upcycling, teknik çevrim gibi yeni kavramlar getiriyor. Cradle to Cradle (C2C) konseptinde yeni, güzel ve akıllı ürünler üretiliyor. Bu ürünler daha baştan, kullanımlarının sonunda ya biyolojik çevrime girebilecek, en azından kompost olabilecek ya da teknik çevrimlere girebilecek şekilde tasarlanıyorlar. Kısacası atık oluşmuyor. Düşünce sistemi gereği Beşikten Beşiğe konseptine göre dizayn edilip üretilen ürünler yüksek bir kaliteye sahip oluyorlar. Bilinen atık kavramını tamamen değiştiren bu konseptin fikir babası Michael Braungart’a göre Cradle to Cradle, bir çevresel etik kavramı değil, tamamen ürün kalitesiyle ilgili bir kavram.
Prof. Dr. Michael Braungart tarafından Almanya’da 1987 yılında kurulan EPEA (Environmental Protection Encouragement Agency), uluslararası bir araştırma ve danışmanlık enstitüsü olarak, dünyanın her yanındaki müşterileriyle yeni proseslerin, ürünlerin ve hizmetlerin tasarımında Beşikten Beşiğe metodolojisinin uygulanması için çalışıyor.

Su&Çevre: Atık kavramı nasıl değişiyor?..

Prof. Dr. Hulusi Barlas: Düşünce sisteminin esaslarından ilki “atık=besin”. Bunu biraz açıklarsak, canlı sistemlere katılan her organizmanın süreçleri, bütünün sağlığına katkıda bulunuyor. Ağaçların yere dökülen çiçekleri parçalanarak diğer organizmalar için besine dönüşüyorlar. Mikroorganizmalar organik atıklar ile besleniyorlar ve onları, ağaçların büyümelerinde kullanacakları besinler haline dönüştürüp toprakta depoluyorlar. Ağaçların meyvelerini yiyen kuşlar dışkılarıyla tohumları kilometrelerce uzaklara taşıyarak yeni bir yaşamı mümkün kılıyorlar. Bir yaratığın “atığı” bir diğerinin besinidir. Bu besin zincirlerini esas alarak yapılacak insan yapısı çevrimlerde de “çöp”, bilinen anlamıyla varolmayacaktır. Sözkonusu bu yeni madde akış sistemleri Cradle to Cradle konseptinin entegre bileşenlerini oluşturuyorlar.

Eğer tasarımcılar, kullanıldıktan sonra atılacak ürünler geliştireceklerine, doğal üretim sistemlerine benzer sistemler içinde hareket eden ve her yaşam çevriminden sonra ya doğadaki besinlere ya da yeni ürünlerin üretiminde kullanılacak değerli malzemelere dönüşecek ürün ve hizmetleri tasarlamaya başlasalar nasıl olurdu? İşte C2C bunun adıdır. Bu şekilde yeni bir üretim anlayışıyla atık kavramı tamamen değişebilir.

C2C düşüncesi, “eko-verimlilik” yerine “eko-etkinlik” kavramını öne çıkarıyor. Ama benim daha çok sevdiğim bir C2C ifadesi ise “Waste No More”. Bu sloganı Hollanda’nın en büyük atık yönetimi firması Van Gansewinkel Groep (VGG) kullanıyor. VGG, sahip olduğu firmalarda C2C düşüncesini hakim kılmaya çılışıyor.

Su&Çevre: Buradaki düşünce sisteminde yeni diyebileceğimiz ne var?

Prof. Dr. Hulusi Barlas: Çok şey var; ama belki de en önemlisi, doğrusal düşünceden döngüsel düşünceye geçiş. 1992 Rio Dünya Zirvesi’nden sonra başlayan “Beşikten Mezara” uygulamaları o zamanlar için önemli bir değişimdi. “Ben üretirim, sonrasına karışmam” anlayışından, ürünün kullanım sonrasında ne olacağından da sorumlu olunması, diye tanımlanabilecek “Beşikten Mezara” kavramına geçiş birçok önemli gelişmeye yol açtı. Üretici açısından, ambalajlardan tutun da atık olmuş ürünün nasıl bertaraf edileceğine kadar bir sorumluluk yüklenme alışkanlığı oluşturdu. Ama sonuçta “Beşikten Mezara” üretim anlayışı da tek yönlü “doğrusal” bir yoldan ibaretti. Hammaddeler elde edilip ürünlere dönüştürülüyor, satılıyor ve sonunda bir mezara, yani düzenli depolama tesisine ya da yakma tesisine ulaşıyordu. Her şeyin sonunda çöpe dönüştüğü bu sistemde, pratikte de çoğu zaman tüketici bertaraftan sorumlu durumda kalıyor. Cradle to Cradle ile doğrusal düşüncenin yerini döngüsel düşünce alıyor. Ürünler işin başında daha sonra biyolojik veya teknik çevrime girecek şekilde tasarlanıyorlar.

Başka bir yenilik ise tüketicinin ürünü değil, kullanım hakkını satın alması. Daha ürünü alırken sonunda ürünü -çevrime girmek üzere- geri vereceği ile ilgili bir sözleşme yapılması. Bununla aynı zamanda aslında malzemelerin sürekli çevrimlere girmesi de garanti altına alınmış oluyor.

Su&Çevre: Ama bugün her şey atılmıyor. Yoğun bir şekilde geri dönüşüm de yapılmaya çalışılıyor...

Prof. Dr. Hulusi Barlas: “Beşikten Mezara” anlayışının esasını oluşturan recycling uygulamalarında aslında malzemeler sürekli değerlerini yitiriyorlar ve 2-3 geri dönüşümden sonra da işlem sona eriyor. Yani aslında Recycling değil “Downcycling” oluyor. Bu nedenle Beşikten Beşiğe uygulamalarında ise ürünler daha baştan, kullanımlarının sonunda ya biyolojik çevrime girebilecek, en azından kompost olabilecek ya da teknik çevrimlere girebilecek şekilde dizayn ediliyorlar.
Biyolojik besinler doğayla iç içe olan ürünlerdir ve biyolojik olarak parçalanırlar. Canlı sistemler için bir tehlike oluşturmazlar. İnsanlar tarafından kullanıldıktan sonra doğaya geri verilirler ve parçalanma proseslerine katılırlar. Buna benzer biçimde biyolojik besin olarak tasarlanmış ürünler “tüketim ürünleri” adını alırlar. Güvenli ve tam bir şekilde doğaya geri dönerler, sağlıklı ve yaşayan sistemlerde besin olurlar. Temizlik maddeleri, tek kullanımdan sonra atılan ambalajlar, yararlanma sırasında biyolojik, kimyasal ve fiziksel olarak değişime uğrayan ürünler (ayakkabı tabanları, fren balataları gibi) biyolojik besin olarak geliştirilmeye uygun tipik tüketim ürünleridir. Esas olarak kompleks dayanıklı tüketim ürünleri ve mineral kaynaklar Cradle to Cradle konseptine göre teknik “metabolizma”ya girebilirler. Bu metabolizma çevriminde atıklar değil, sadece kapalı çevrimlerde sürekli olarak dönüp duran besinler oluşur. “Teknik bir besin”,  daha sonra tekrar geri kazanılabilmesi ve tekrar kullanılabilmesi için kapalı bir üretim çevriminde kalması gereken bir malzemedir (teknik metabolizma). Malzeme bu sayede yaşam çevrimleri sırasında değerini ürün olarak korur. Malzemelerin değerlerini arttırmalarına “upcycling” adı veriliyor. Bu teknik besinler, uzun süreli ihtiyaçlar için üretilecek “dayanıklı tüketim ürünleri”nde kullanılıyorlar. Müşterisi üründen sanki sahibiymiş gibi yararlansa da ürün gerçekte üreticisine ait olarak kalıyor. Yani bir anlamda belki eko-leasing uygulaması denilebilir.

Su&Çevre: Beşikten Beşiğe uygulamaları nasıl gerçekleştirilecek?

Prof. Dr. Hulusi Barlas: Bunun cevabını vermek benim için gerçekten zor. Çünkü Cradle To Cradle konsepti, kimyasal üretimlerden mimarlığa ve hizmet sektöründen yeni atık kavramına dikkati çekmeyi amaçlayan çevre projelerine kadar o kadar geniş alanlarda uygulama alanı buluyor ki... Burada belki de kompost olabilen tişörtün nasıl geliştirildiğini örnek olarak verirsek sorunuza cevap olabilir diye düşünüyorum. Alman Trigema firması C2C esaslarına göre kullanımından sonra biyolojik olarak parçalanabilen bir tişört geliştirmek istediğinde EPEA ile bağlantıya geçti ve birlikte çalışma başlatıldı. Bu ürün dört komponentten oluşuyordu: ana malzeme olarak iplik, dikiş ipliği, etiket ve boyar madde. Bu tişörtün üretilebilmesi için EPEA iki ana ödevi yerine getirmek durumundaydı. Birincisi, tişörtün üretimi için gerekli olan ve gerekli özellikleri taşıyan malzemeleri tanımlayan bir bilgi platformu ve ikincisi de gerekli bileşenleri üretme yeteneğine sahip üreticileri toplayan bir ağ oluşturulması. İlk adım tam bir araştırma işiydi. Pamuğu bulmak daha kolay oldu ama esas sorun boyarmadde bulmakta ortaya çıktı. Bilinen boyar maddelerin çoğu ağır metaller ve başka toksik maddeler içeriyordu. Hem teknik ve estetik gereklilikleri hem de çevresel gereklilikleri yerine getiren boyalara ihtiyaç vardı. İsviçreli boyar madde üreticisi Ciba SC, boyar madde ve yan ürün paletini EPEA’ya açtı. Bugün Trigema’nın tişörtü, kalıcılıkta konvansiyonel boyalarla yarışabilen çok özel boyalarla geniş bir renk paletinde üretiliyor. Dikiş iplikleri ise yine İsviçreli Müller Strengelbach firmasından temin ediliyor. Tişörtün bileşimi başından sonuna kadar önceden belirlenmişti. Sonunda Trigema ve EPEA hedeflerine ulaştılar: Konvansiyonel benzerleri kadar uzun süre kullanılabilen ama kullanımından sonra kompost olabilen, biyolojik olarak parçalanabilen ilk tişört!

Su&Çevre:
Yeni atık kavramına dikkati çekmeyi amaçlayan çevre projeleri dediniz... Bir örnek verebilir misiniz?

Prof. Dr. Hulusi Barlas: EPEA tarafından sürdürülen “Ocean Plastic” adlı proje bu konuda çok ilginç bir örnek olabilir. Proje kapsamında, balıkçıların denizden ağlarına takılan plastikleri, tekrar denize atmamaları için, getirecekleri plastiklere karşılık balıkçılara para ödemesi yapılıyor. Böylece denizdeki çöpler toplanmış oluyor. Yine “Cradle to Cradle Island” projesi çerçevesinde de insanlar davet edilerek sahillerdeki plastik atıklar hep birlikte toplanıyor ve bu malzemelerden bir şeyler yapmaları isteniyor. Örneğin oluşturulan ilk ambalaj prototipleri gerçekten çok ilginç. Toplanan malzemeye de “Ocean Plastic” adı veriliyor. Bu projelerle Beşikten Beşiğe konseptinin gerekliliği vurgulanmaya çalışılıyor.

Su&Çevre:
Cradle to Cradle anlayışıyla üretilmiş ne kadar ürün var şu anda dünyada? Ve biz bu ürünleri nasıl tanıyabiliriz?

Prof. Dr. Hulusi Barlas: Bu güne kadar yaklaşık 600 civarında C2C ürünü üretildi. Kompost olabilen, yani biyolojik çevrime giren tişörtlerden teknik çevrime giren büro koltuklarına, havayı temizleyen yer döşemelerinden spor ayakkabılara ve mimari yapılara kadar her alanda uygulamalar söz konusu. 1995 yılından beri EPEA ve MBDC işbirliği ile KOBİ’lerden en büyük işletmelere kadar endüstriyel proseslerin, ürünlerin ve hammaddelerin Cradle to Cradle ölçütlerine göre değerlendirilmesi yapılıyor. Artan istekler üzerine MBDC tarafından bir C2C Sertifikasyon Programı geliştirilmiş bulunuyor. EPEA, MBDC lisansı ile bu ekolojik sertifikayı verme çalışmalarını da yürütüyor. C2C logosu sayesinde işletmeler ekolojik ve akıllı bir tasarım yaptıklarını görünür bir şekilde ortaya koyabiliyorlar. Tüketici de C2C logosunu taşıyan ürünün ilgili ekolojik kalite ölçütlerini taşıdığını kolayca görebiliyor. C2C sertifikası Basic, Silver, Gold ve Platin olmak üzere dört ayrı basamakta veriliyor.

Geri